Anasayfa

Yeni Trafik Sigortası Genel Şartları

Genel

             YENİ TRAFİK SİGORTASI GENEL ŞARTLARI
                    YASALARA, SORUMLULUK HUKUKU İLKELERİNE
               VE YARGITAY'IN YERLEŞİK KARARLARINA AYKIRIDIR

     I- GENEL AÇIKLAMALAR

    1- Yeni Genel Şartlar
         14 Mayıs 2015 gün 29355 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak 01 Haziran 2015 tarihinde yürürlüğe konulan yeni Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (kısa adıyla Trafik Sigortası) Genel Şartları ve eklerinde yer alan destekten yoksun kalma ve bedensel zararlar nedeniyle tazminat hesaplama yöntemlerinin (sınırsız bir yetkiyle) Hazine Müsteşarlığınca belirleneceğine, belli formüller ve kriterler uygulanacağına ilişkin düzenlemeler, yasalara, sorumluluk hukukunun temel ilkelerine, Yargıtay'ın yerleşik ve ilkeleşmiş kararlarına aykırıdır. Özetle:

1- Yeni Genel Şartlar yasalara aykırıdır.

Anayasa'nın eşitlik ilkesine, hiç bir kişiye ve zümreye imtiyaz tanınamayacağına ilişkin 10.maddesine, kişilerin uğradıkları zararların tazminat hukukunun genel ilkelerine göre ödeneceğine ilişkin 19/Son maddesine, hakimlerin görevlerinde bağımsız olduklarına, hiçbir organ ve makamın yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremeyeceğine, genelge gönderemeyeceğine, telkinde bulunamayacağına ilişkin 138. maddesine;

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu 1451.maddesinin "Bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde, sigorta sözleşmeleri hakkında Türk Borçlar Kanunu hükümleri uygulanır" hükmü gereğince, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 20.maddesi 4.fıkrasındaki kanun veya yetkili makamlar tarafından verilen izinle yürütülüyor olsa dahi, genel işlem şartı niteliğindeki sigorta genel şartlarının yasalara aykırı hükümlerinin geçersiz olacağına; gene 6098 sayılı TBK'nun"destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararların, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanacağına" ilişkin emredici nitelikteki 55.maddesine;
             2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun "Maddi tazminatın biçimi ve kapsamı ile manevi tazminat konularında Borçlar Kanunu'nun haksız fiillere ilişkin hükümlerinin uygulanacağına" ilişkin 90.maddesine; "Sigorta sözleşmesinden veya sigorta sözleşmesine ilişkin kanun hükümlerinden doğan ve tazminat yükümlülüğünün kaldırılması veya miktarının azaltılması sonucunu doğuran hallerin zarar görene karşı ileri sürülemeyeceğine"ilişkin 95.maddesine; işleten ve sürücü yakınlarının üçüncü kişi sıfatıyla ve sosyal risk ilkesi gereği işletene ait aracın Trafik Sigortasından yararlanma hakları bulunduğuna ilişkin 92/b maddesine aykırıdır.


 

2- Trafik Sigortasının, kamusal nitelikli "zorunlu" bir sigorta türü olduğu gözardı edilmemelidir.
Zorunlu sigortalar, bir kazanç aracı olmanın ötesinde, kamusal nitelikli ve toplumsal amaçlı düzenlemelerdir. Bu sigorta türleri, sigorta şirketlerine, sigortacılık alanında faaliyet gösterme izninin karşılığı, ödenmesi gereken bir bedel, bir yükümlülüktür. Çünkü, sigorta şirketleri, 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu'nun 13'üncü ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 1483'üncü maddesine göre, bu tür (kamusal nitelikli) sigortaları yapmak zorundadırlar. O halde, sigorta şirketlerinin trafik sigortalarından yüksek kazanç elde edebilmeleri için, destekten yoksun kalma ve beden gücü kaybı nedeniyle tazminat haklarının, sorumluluk hukukunun temel ilke ve kurallarına aykırı bir biçimde, sınırlandırılmak istenmesi
anılan yasaların anlam ve amaçlarına aykırıdır.

3- Yeni Genel Şartlar, hukukun temel ilkelerine aykırıdır.
Yukardaki yasalara aykırılığın yanı sıra, yeni Trafik Sigortası Genel Şartları, Sorumluluk Hukukunun temel ilkelerine aykırıdır. Hukuk, yalnız yasalarla, tüzük, yönetmelik gibi yasal düzenlemelerle sınırlı değildir. Hukukun evrensel ilkeleri, öğretide oluşan ve genel kabul gören kuramlar ve kurallar, yargısal inançlar, hepsi bir bütün oluşturur; adalete yaklaşım bunların tümüyle sağlanır. Adalet bir anlamda toplumun vicdanıdır.

Sorumluluk Hukukunun temel ve evrensel ilkelerine göre, haksız ve hukuka aykırı eylemlerde zarar, olay tarihinde doğar, gerçek belli iken varsayımlara dayanılamaz, kişiler ve kurumlar yasalar karşısında eşittirler, kişilere ve kurumlara ayrıcalık tanınamaz, yaşama hakkı ve sağlıklı yaşama hakkı hukukça korunması gereken en yüce haklardır, bu hakları kısıtlayıcı ve zarar sorumlularını ödüllendirici düzenlemeler İnsan Hakları Evrensel Sözleşmelerine ve Anayasalara aykırıdır.Tazminata artırıcı veya azaltıcı yönde bir müdahale, bu hakkın mahiyeti ile bağdaşmaz. Zarar vereni ödüllendirme sonucunu doğuracak yöntemler, Sorumluluk Hukuku ilkelerine aykırıdır.

4- Yeni Genel Şartlarda, insan zararlarının bir "yaşama hakkı" sorunu olduğu gözardı edilmiştir.
İnsana verilen zararların parasal değerlendirmesi, bir hesap sorunu değil, tüm sorumluluk türlerini kapsayan genel bir "hukuk" sorunudur. Hukukça korunması gereken en yüce hak "yaşama hakkı" ve bunun özelinde "sağlıklı yaşama hakkı"dır. Bu nedenle, yasalar ve hukukun temel ilkeleri dışında, bu hakları kısıtlayıcı, sınırlayıcı kararlar alınmamalı; zarar sorumlularını koruyucu ve kollayıcı düzenlemeler yapılmamalıdır.

Bu konuda, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 55.maddesinin gerekçesinde: "Tazminatın önleyici işlevi, insan hakkı karakteri dikkate alınarak, zarar verenleri ödüllendirme sonucunu doğuracak yöntemlerden kaçınılması gerektiği" biçiminde bir uyarıda bulunulmuştur.
İnsan hakları ve yaşama hakkı, evrensel ve anayasal koruma altında en temel haklardır. Adalet bir anlamda vicdandır, kimse bunu gözardı edemez, etmemelidir.

5- İnsana verilen zararlar, trafik kazaları ve sigorta ödemeleri ile sınırlı olmadığına göre, Trafik Sigortası Genel Şartları ekindeki koşullar tüm sorumluluk türlerine uygulanamaz
Başta iş kazaları olmak üzere, Borçlar Kanunu'nda ve özel yasalarda yer alan tüm sorumluluk türlerine, Hazine Müsteşarlığı ile sigorta şirketlerinin istekleri doğrultusunda Trafik Sigortası Genel Şartları ekine konulan hesaplama kuralları uygulanamaz. İş kazaları, Sosyal Güvenlik gelir bağlama işlemleriyle bağlantılı olduğu için farklı bir hesaplama söz konusudur. Çoğu sorumluluk türleri sigortalanmış değildir. Bu nedenle, sigorta şirketlerinin istedikleri biçimde bir hesaplama formül ve yönteminin, başka sorumluluk türlerine uygulanması söz konusu olmaz. Hem bazı sorumluluk türlerinde zarar kavramı, destek ve sakatlık tazminatı ile sınırlı değildir.
Her sorumluluk türü için ayrı kurallar konulamaz; farklı yöntemler uygulanamaz. Ülke koşullarına ve yaşam gerçeklerine göre adaletli çözümlerde birleşilmek gerekir.

6- İnsan zararlarının parasal değerlendirmesinde, formüller önemli olmayıp, aslolan ve temel ölçü "hukuksal gerekçeler"dir.
İnsan zararlarının gideriminde (tazminata dönüştürülmesinde), formüller önemli olmayıp, temel ölçü, hesap unsurlarının "hukuksal değerlendirilmesi"dir. Zararın "parasal" değerlendirmesi tazminat hesabının son aşamasıdır. Tazminat isteminin yasal dayanakları ve hukuksal gerekçeleri belirlenmeden, olay ile zarar arasında uygun nedensellik bağı kurulmadan hesaplama aşamasına geçilemez.

Zararı paraya dönüştürmede uygulanacak yöntem (formüller) ne olursa olsun, eğer hukuksal değerlendirmeler doğru yapılamıyorsa, sağlıklı bir sonuca ulaşılamaz. Hesap formülleri içi boş kalıplar gibidir. Onların içini doğru bilgilerle doldurmak, zarar hesabının gerekçesini ve alt yapısını sağlam bir biçimde oluşturmak gerekir. Bunu ancak yasaları, yerleşik içtihadı ve öğretideki görüşleri iyi bilen, sorumluluk hukukundaki en son gelişmeleri yakından izleyen, hukuk eğitimi almış ve konusunda uzmanlaşmış bilirkişiler yapabilir.
İnsana verilen zararlar trafik kazalarından ibaret olmadığına göre, sigorta şirketleri ve dolayısıyla Hazine Müsteşarlığı sabit formüller dayatmaktan vazgeçmeli; işi uzmanlarına, bilim çevrelerine ve yargıya bırakmalıdırlar. Zaten, halen TBMM'de tasarı olarak hazırlanmış olan "İnsan Zararları Mahkemesi Kanunu" kabul edildiği ve bunun alt yapısını oluşturacak "İnsan Zararları Araştırma Merkezi" kurulduğu takdirde, Hazine Müsteşarlığına ve sigorta şirketlerine pek söz düşmeyecek; kurumlar arası ortak bir uzlaşma ile yürürlüğe konulacak yöntemlere herkes uymak zorunda kalacaktır.

7- İnsan zararları, basit bir hesaplama işi değildir. Hayat sigortalarından ve sosyal güvenlik kurumlarının gelir bağlama işlemlerinden farklı bir hukuksal değerlendirmeyi gerektirir.
a) Ölüm ve bedensel zararlar nedeniyle tazminat istenebilmesi için, bu zararların, haksız eylem veya hukuka aykırı bir olay sonucu meydana gelmesi; olay ile zarar arasında "uygun nedensellik bağı" kurulabilmesi ya da yasaların "koruma amacı"nın bir tazminat yükümlülüğü doğurması gerekir.
Hayat Sigortalarında ve SGK'nun gelir bağlaması gerektiği durumlarda, bir haksız eylem veya hukuka aykırı bir olay söz konusu değildir. Her ikisinde de belli koşullar gerçekleştiğinde bir ödeme yükümlülüğü doğar. Her ikisinde de bir hukuksal değerlendirme gerekmez. Ödenen primlere ve gerçekleşen koşullara göre bir hesaplama yapılır.
Oysa, haksız eylem ve hukuka aykırı olaylardan kaynaklanan insan zararlarının paraya dönüştürülmesi, hayat sigortaları ve SGK. gelir bağlama işlemlerinde olduğu gibi basit bir hesaplama işi olmayıp, yukarda belirttiğimiz gibi, hesap öncesi tazminat haklarının hukuksal gerekçelerinin saptanması gerekir.

b) Yasadaki ve sözleşmedeki koşullar gerçekleşmişse, Sosyal Güvenlikte gelir bağlanır, hayat sigortasında tazminat ödenir. Gelirin veya tazminatın hesaplama anı, rizikonun gerçekleştiği an değil, yasadaki veya sözleşmedeki koşullar oluştuktan ve işlemler tamamlandıktan sonraki "hesaplama tarihi"dir. Her ikisinde de işlemiş-işleyecek zarar dönemleri söz konusu değildir. Sosyal Güvenlikte gelir bağlanmasında gecikme (temerrüt) nedeni olmadığından faiz istenemez. Hayat Sigortasında da gecikme ayrı bir değerlendirme konusudur.

c) İnsan zararlarının tazminat olarak istenebilmesi için tek koşul, haksız ve hukuka aykırı bir olayın meydana gelmesi, zarar ile olay arasında uygun nedensellik bağının kurulabilmesi olduğundan, zararın parasal değerlendirmesi farklı bir hesaplamayı zorunlu kılmaktadır. Hesaplama başlangıcı her zaman için "olay tarihi"dir. Zarar sorumluları yönünden gecikme (temerrüt) olay tarihinden, sigortalarda başvuru veya dava tarihinden başlar; faiz buna göre işler.

d) Sosyal güvenlikte gelirin, hayat sigortasında tazminatın ölçüsü, önceden belli olan tarifelerdir. İnsan zararlarında, önceden belirlenmiş sabit tarifeler yoktur. Zarara uğrayanın kişisel özelliklerine, zararın türüne, süresine, kusur durumuna, beden gücü kayıp oranına veya desteğin yaşam süresi ile destekleme biçimine göre ayrıntılı hesaplamalar yapılması gerekir.

8- Yeni Genel Şartlar, Yargıtay'ın ilkeleşmiş kararlarına aykırıdır.
Yargıtay'ın elli altmış yıl boyunca oluşturulmuş, evrensel sorumluluk kurallarıyla uyumlu ilke kararları vardır. Bunlar da genel anlamda "hukuk"un bir parçası, bütünleyicisi olarak uyulması gereken kurallardır. Yeni Genel Şartları yürürlüğe koyanlar (dayatanlar), hukukun ve yasaların yanı sıra Yargıtay'ın yerleşik kararlarını da yok saymışlardır.
Bir kaç örnek:
a) Genel Şartlar ekinde, ölenin veya sakat kalanın vergilendirilmiş gelirine göre tazminat hesaplanacağı, belge sunulmamışsa asgari ücretin uygulanacağı koşuluna yer verilmiş olup, bu koşul, "gerçek belli iken varsayımlara dayanılamaz" evrensel hukuk ilkesine aykırıdır. Yargıtay bu evrensel kural uyarınca, ölen veya bedensel zarara uğrayan kişilerin "gerçek kazançları"nın araştırılması gerektiği yönünde kararlar oluşturmuştur. Örneğin, vergi kayıtlarının gerçek kazançları yansıtmayacağı, çünkü, kişinin kazancını düşük göstermesinin vergi mevzuatını ilgilendireceği, vergi kayıtlarının tazminat hesaplarında dikkate alınmayacağı yönünde kararlar vermiştir.

b) Aynı konuda Yargıtay, uzun yıllara kaplayan çok sayıda kararlarında, işçinin ücret bordrolarını koşulsuz imzalaması durumunda dahi, yaptığı işe, uzmanlığına, ustalığına ve kıdemine göre "gerçek kazançlarının" araştırılacağı yönünde kararlar vermiş, vermektedir.
Genel Şartlarda bütün bunlar gözardı edilmiş, hukuk ve yargı yok sayılmıştır.

c) Değer artış ve iskonto oranının (ölçütü belirsiz) %1.8 olarak uygulanmak istenmesi, sabit bir formül dayatılması, açıkça söylenmemekle birlikte tazminat raporlarının belli bir meslek grubuna kazanç kapısı yapılması; hele yetki sınırları alabildiğine aşılarak "destek süresi ile aktif ve pasif dönemlerin, hesaplamaya esas standartların Hazine Müsteşarlığı tarafından belirleneceği açıklamaları, sigorta şirketlerinin korunup ve kollanması adına, tam bir yasa ve hukuk ihlali ve yetki gaspı girişimidir.
Bu genel açıklamalardan sonra, aşağıda, ayrıntılara girilecektir.

II- YENİ GENEL ŞARTLARDA NELER VAR
Yasalara, Sorumluluk Hukuku ilkelerine ve Yargıtay'ın yetmiş yıllık yerleşik kararlarına aykırı yönlerini açıklamadan önce, yeni Genel Şartlarda aykırı ve geçersiz bulduğumuz neler var, onları açıklayalım:

1- Genel Şartlar ana metninde
a) Teminat türleri başlıklı A.5.maddesi (b) bendinde: "Sağlık giderlerinin Sosyal Güvenlik Kurumunun sorumluluğunda olduğu ve 2918 sayılı KTK. 98 inci maddesindeki değişiklikle sigorta şirketinin sorumluluğunun sona erdiği" açıklanmış ise de, bu doğru değildir. Çünkü, Yargıtay 17.Hukuk Dairesi'nin bu konuda art arda verdiği kararlarda, "sağlık hizmet bedelleri" Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından ödenecek ise de, "kazazedelerin bunun dışında kalan bakıcı veya tedaviye bağlı sair harcamaları, önceden olduğu gibi sigorta şirketleri tarafından karşılanmaya devam edilecektir, denilmiştir. (Bu konuda karar örnekleri ilerdeki bölümlerde verilecektir.)

b) Teminat dışında kalan haller başlıklı A.6 maddesinin (ç) bendinde, Karayolları Trafik Kanunu'nun 92.maddesi (b) bendi yinelendikten sonra, (d) bendinde, desteğin kusuruna denk gelen taleplerin teminat dışı olduğu açıklanmıştır ki, bizce bu, 2918 sayılı KTK'nun 92/b maddesi hükmüne aykırıdır. Çok tartışılan ve Sigorta Hukukuna özgü ve "sosyal risk" ilkesine dayanan ayrık (istisnai) bir düzenleme olan bu madde değiştirilmediği sürece, işleten ve sürücü yakınlarına tazminat ödenmek gerekeceği kanısındayız. Çünkü yasa hükmü açık ise, yorum yapılamaz, uygulanması zorunludur. (TMK.m.1)

c) Kapsama giren teminat türleri başlıklı A.5 maddesinin (b) bendinde "bakıcı giderleri" tedavi giderleri kapsamında kabul edilirken, (c) bendinde yaşam boyu "bakım giderleri" sürekli sakatlık teminatı kapsamına alınmıştır. Oysa, geçici işgöremezlikteki "bakıcı giderleri" ile ileri derecede sakatlıktaki "yaşam boyu bakım giderleri" arasında nitelikçe bir fark yoktur; ikisinin de tedavi giderleri kapsamında olması gerekir. Çünkü, Yargıtay'ın pek çok kararlarında, yaşam boyu alınacak ilaçlar, gene yaşam boyunca belli zaman dilimlerinde değiştirilecek protezler tedavi giderleri kapsamında olduğuna göre, "bakım işi" de bir tedavi türü kabul edilmek gerekir.

d) Gene A.5 maddesinin (c) bendi ikinci paragrafında "Sürekli sakatlık tazminatına ilişkin sakatlık oranının belirlenmesinde, sakatlık ölçütü sınıflandırılması ve özürlülere verilecek sağlık kurulu raporlarına ilişkin mevzuat doğrultusunda hazırlanacak sağlık kurulu raporu dikkate alınır" denilmiş olup, kısa adıyla Özürlülük Ölçütü Yönetmeliği, haksız eylem sonucu beden gücü kayıplarını belirlemede yetersiz bir düzenlemedir. Çünkü, bu Yönetmeliğin işlevi, sakat kişilerin vergi indiriminden yararlanmaları veya sakatlık ayrıcalığından işe alınabilmeleri için rapor verilmesini sağlamaktır. Özürlü Sağlık Kurulları, haksız eylemin yolaçtığı sakatlık ile doğuştan veya kaza öncesi başka olaylardan kaynaklanan beden gücü kayıplarını birbirinden ayırmamakta (Balthazard formülü), bu yüzden yanıltıcı olmaktadır. Hem söz konusu olan yalnızca sakatlık değil, "beden gücü kaybı"dır; bu kayıp kişinin yaşına, yaptığı işe ve meslek grubuna göre belirlenir. Bu nedenle, beden gücü kayıplarının Çalışma Gücü Kaybı ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Yönetmeliğine veya Sosyal Sigorta Salık İşlemleri Tüzüğüne göre belirlenmesi gerekir.

e) Genel Şartlar'ın A.5.maddesinin (ç) bendinde, bozuk bir anlatımla: "Destekten Yoksun Kalma (Ölüm) Teminatı: Üçüncü kişinin ölümü dolayısıyla ölenin desteğinden yoksun kalanların destek zararlarını karşılamak üzere bu genel şart ekinde yer alan esaslara göre belirlenecek tazminattır. Söz konusu tazminat miktarının tespitinde ölen kişi esas alınır" denilmiştir ki, işte asıl yanlış ve yasalara, tazminat ilkelerine ve yerleşik içtihada aykırı olan budur.

2- Genel Şartlar ekinde yer alan koşullar
Ek:2'de destekten yoksun kalma tazminatının ve E:3'de sürekli sakatlık tazminatını nasıl hesaplanacağı açıklanmış olup, yasalara, tazminat ilkelerine ve yerleşik içtihada karşı adeta bir dayatma niteliğindeki bu açıklamalar, beş yıl önce Hazine Müsteşarlığı'nca yayınlanan 2010/4 sayılı Genelge'nin bir tekrarı niteliğindedir.
Söz konusu Genelge, yargı çevrelerince kabul görmeyince, bu kez ilgili Bakanlık eliyle Resmi Gazetede yayınlatılan bu Genel Şartlar ekiyle etkin kılınmak istenmiştir.

Ek:2'de destek tazminatı hesabının nasıl yapılacağına ilişkin koşulların bir bölümü şöyledir:
a) Bizim eleştirdiğimiz, yanlışlığını, ülke gerçeklerini yansıtmadığını, belli bir amaçla danışıklı olarak düzenlendiğini kanıtladığımız TRH-2010 yaşam tablosu benimsenmiş; her nasılsa CSO-2010 Amerikan tablosundan vazgeçilmiştir.
b) Sigortacıların "teknik faiz" dedikleri kazanç artış ve iskonto oranları (hangi ölçütlere göre belirlendi ise) % 1.8 oranı uygun bulunmuştur.
c) Destek tazminatının nasıl hesaplanacağına ilişkin Genel Şartlar ekinde, "destek süresi ile aktif ve pasif çalışma sürelerinin Hazine Müsteşarlığı'nın belirleyeceği esaslara göre hesaplanacağı; ölen kişinin vergilendirilmiş gelirinin dikkate alınacağı, belge sunulmadığı takdirde asgari ücret uygulanacağı" koşulları yer almış olup, ülkemizde ve Avrupa ülkelerinde geçerli Sorumluluk ilkeleri,Yargıtay'ın "vergi kayıtlarının tazminatın ölçüsü olamayacağına, gerçek kazancın araştırılması gerekeceğine; aktif-pasif dönemlerin somut olayın özelliklerine ve yaşam gerçeklerine göre belirleneceğine ilişkin yerleşik kararları yerle bir edilmiş;
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 55.maddesindeki "Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır" hükmüne ve Anayasa'nın 19.maddesi son fıkrasındaki "...kişilerin uğradıkları zararların, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre ödeneceği" açıklamasına aykırı olarak, sigorta şirketlerinin daha az tazminat ödemeleri sonucunu doğuracak (ayrıcalıklı) koşullar oluşturulmuştur.

Sigorta şirketlerinin bu şekilde korunup kollanması, Anayasa'nın 10.maddesindeki "Devlet organları, kanun önünde eşitlik ilkesine uygun hareket etmek zorundadırlar. Hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz" ilkesine aykırıdır.

d) Destek tazminatına ilişkin açıklamalardan 8 no.luda "Tazminat tutarının negatif çıkması durumunda tazminat tutarı sıfır olarak kabul edilir" denilmiştir ki, bu kadarı da olmaz demekten kendimizi alamıyoruz. Sanırım şöyle yapılmak istenecek: Hukuk bilgisinden yoksun, formülden başka bilgileri olmayan aktüerler kendilerince bir hesaplama yapacaklar, sonuç sıfır çıkacak; böylece sigorta şirketleri tazminat ödemekten kurtulacaklar. Buna kaba deyimiyle "tezgah" denir.

e) Formülleri de bilindiği gibi "Devre başı ödemeli belirli süreli rant formülü"dür. Öyle sihirli bir formül ki, aktüerlerin raporlarında bilmeceye dönüştürülmekte; Yargıtay'ın, hesap raporlarının açık, gerekçeli ve "denetime elverişli" olması gerektiği biçimindeki yıllardan beri yinelenen isteklerine inat, kapalı bir formül uygulanmaktadır.

f) Bunlarla yetinilmemiş, bir genel kural konulup "Yukardakiler dışında hesaplamaya ilişkin diğer standartlar Hazine Müsteşarlığı tarafından belirlenir" denilerek son nokta konulup, yetki aşımında bulunulmuştur.

Ek:3'te sürekli sakatlık tazminatının nasıl hesaplanacağı açıklanmış olup, bu da yukardakinden farklı değildir. Üstelik, bir hata yapılmış, konu "sürekli sakatlık" olmasına karşın, "ölen kişinin vergilendirilmiş gelirlerine göre tazminat hesaplanır" denilmiştir. Tıpkı aktüerlerin, rapor konusu sürekli sakatlık olmasına karşın, "destekten yoksun kalma" başlığı koymaları gibi.
Bu ibretlik genel şartlar ve eki, insan zararlarının nasıl hafife alındığının; amacın, sigorta şirketlerinin yakınmalarına çözüm getirmek, sigorta ödemelerini en aza indirmek, kimi durumlarda hiç ödememek olduğunun açık kanıtıdır. Bir Devlet Kurumu olarak Hazine Müsteşarlığı ilgililerinin, yasalara, hukukun temel ilkelerine, Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına aykırı düzenlemeler yaparak, sigorta şirketlerini koruyup kollamak yerine, trafik kazalarından zarar gören yurttaşlarımızı düşünmeleri, onların haklarını savunmaları gerekmez miydi ?

Şu tespiti yapalım ki, bu Genel Şartlar iptal edilip yürürlükten kaldırılmadığı sürece, trafik kazalarından zarar görenlerin sigorta şirketlerinden tazminat alabilmeleri neredeyse imkânsız hale gelecek; tazminat alınsa bile bu kesinlikle "yetersiz" olacak; ancak ne var ki bu yetersiz ödemeye ilişkin ibranamenin iptali de, 2918 sayılı KTK'nun 111/2.maddesine rağmen pek mümkün olamayacaktır. Çünkü Genel Şartlar ekindeki düzenlemeler ve hesaplama yöntemleri buna engel oluşturacaktır.

III-HUKUKUN TEMEL İLKELERİNE VE YARGITAY KARARLARINA
AYKIRILIK
Yargıtay'ın elli altmış yıl boyunca oluşturulmuş, evrensel sorumluluk kurallarıyla uyumlu ilke kararları vardır. Bunlar da genel anlamda "hukuk"un bir parçası, bütünleyicisi olarak uyulması gereken kurallardır.
Yeni Genel Şartlar ekindeki hesap kurallarını koyanlar (dayatanlar), Yargıtay'ın ilkeleşmiş kararlarını yok saymışlardır. Bunları sırasıyla ele alalım:

1- Gerçek kazançların araştırılması ilkesine aykırı kural konulmuştur.
Genel Şartlar ekindeki hesaplama esasları, Yargıtay'ın "gerçek kazançlar"ın araştırılacağı ilkesine aykırıdır .
Genel Şartlar ekinde, ölen veya bedensel zarara uğrayan kişilerin "vergilendirilmiş gelirine göre tazminat hesaplanacağı, belge sunulmamışsa asgari ücretin uygulanacağı" koşulu yer almış olup, bu koşul, "gerçek belli iken varsayımlara dayanılamaz" evrensel hukuk ilkesine ve yerleşik kararlara aykırıdır. Yargıtay kararlarına göre:

a) Vergi kayıtları tazminat hesabının ölçüsü olamaz.
Vergi kamu düzeniyle ilgili olup, davacının gelirini düşük göstermesi veya gerçeğe aykırı beyanname vermesi vergi mevzuatını ilgilendirir, kazanç kaybının hesabında dikkate alınmaz.
11.HD.27.06.1986, 3111-3213
Davacıların vergi yükümlüsü olarak tuttukları defterler ve vergi beyannamelerinde gösterdikleri kazançların zarar hesabında esas alınması ve davacıların oradaki beyanlarıyla bağlı sayılarak zararın hesabı, tazminat hukuku ilkeleriyle bağdaştırılamaz.
HGK.21.03.1990, E.1990/ 4-67 K.1990/197
Davacıların vergi yükümlüsü olarak tuttukları defter ve verdikleri vergi beyannamelerinde gösterdikleri kazançların zarar hesabında esas alınması ve davacıların oradaki beyanlarıyla bağlı sayılarak zararın hesabı, tazminat hukuku ilkeleriyle bağdaştırılamaz.
4.HD.29.05.1989, 662-4892
Kazanç kaybının tespitinde, davacının vergi beyannamesinin esas alınması isabetsizdir. Mahkemece, gerçek zararın neden ibaret olduğunun tesbitinde zorunluluk vardır. Vergi beyannamesindeki miktar üzerinden karar verilmesi doğru değildir.
11.HD.09.02.1984, 306-653
Mahkemece zararın hesaplanmasında gözönünde tutulacak kazanç, vergi kayıtlarıyla bağlı kalmaksızın, tanık ifadeleri de gözönünde tutularak tayın ve tespit edilmelidir.
19.HD.09.03.1995, 94/7459-95/2055

b) İşçi, ücret bordrolarını koşulsuz imzalamış olsa dahi, yaptığı işe, uzmanlığına, ustalığına ve kıdemine göre "gerçek kazançlarının" araştırılması gerekir.
Ücret bordrolarının önkoşulsuz imzalanmış olması, bordrolardaki ücretin gerçek ödenen ücret olduğunu kabul etmek için yeterli değildir. İşçinin yaptığı işin niteliğini, hizmet süresini, iş deneyimini ve işyerinin özelliklerini göz önünde tutan bir incelemeyle gerçek ücretinin saptanması gerekir. (9.HD.14.03.1988, 873-2968) - İşçi ücretlerinin bordrolarda gösterilen ücretler olmadığı ve daha yüksek miktarlar olarak ödendiği saptanmışsa, işçilik alacaklarının gerçek ücret üzerinden hesaplanıp ödettirilmesine karar verilmesi gerekir. (HGK.25.12.1987, 9-523 E. 1106 K.) - İmzalı bordrolar gerçeği yansıtmıyorsa, meslek kuruluşundan gerçek ücret araştırılmalıdır. (9.HD.27.10.2004, 8503-24277) -Asgari ücret üzerinden düzenlenen bordrolarda davacının imzasının bulunmasının, nitelikli işçiler açısından bağlayıcılığı söz konusu olamaz. (9.HD.03.10.2000, 8614-13106) - İşçinin gerçek ücretinin bordrolara yansımadığı anlaşıldığı takdirde, gerçek ücretinin tespiti yoluna gidilerek, işçinin hakları buna göre hesap edilmelidir. (9.HD.17.09.1987, 7164-8103) - Vasıflı işçinin yaşı, yaptığı işin niteliği ve kıdemi nazara alındığında, asgari ücretle çalışması hayatın olağan akışına ve yaşam deneyimlerine uygun olmayacağından, bordrodaki ücretin gerçek ücreti yansıttığı söylenemez. Emsalinin aldığı ücretin ilgili meslek kuruluşlarından saptanarak buna göre tazminatın hesaplanması gerekir. (21.HD.29.09.1998, 5889-6025) - Yaş, kıdem ve yapılan işe göre gerçek ücret saptanmalıdır. (21.HD.19.11,1996,5673-6384)

2- Destek süreleri ile aktif - pasif dönem sürelerinin Hazine Müsteşarlığı'nca belirleneceği bir yetki aşımı olup, yasalara aykırıdır.
Yukarda yasalarla ilgili bölümde belirtildiği gibi, Genel Şartlar ekindeki Hazine Müsteşarlığı'na tazminat hesap, ilke ve unsurlarını belirlemede "sınırsız" yetki tanınması yasalara aykırıdır. Bunların hangi yasaların hangi hükümleri olduğunu yukarda açıkladık.

3- Aktif ve pasif dönemler, Sorumluluk Hukuku ilkelerine göre belirlenir; Hazine Müsteşarlığı (konusu insan zararları olmayan) bir devlet dairesi olarak bu konuda yetkili kılınamaz.
Öğretide ve Yargıtay kararlarında, bu konuda kesin kurallar konulmamış, yaşam gerçekleri gözetilmiştir. Aktif dönem sonu genel olarak 60 yaş kabul edilmekte ise de, eğer kişi ileri yaşlarda olmasına karşın çalışmasını sürdürüyorsa, "aktivite tablolarından" yararlanılmakla birlikte, kişinin yaptığı işe ve mesleğinin özelliğine göre daha kaç yıl çalışabileceği uzman bilirkişilerce saptanmakta ve aktif dönem süresi buna göre belirlenmektedir. Burada önemli olan nüfus kaydı değil, biyolojik yaştır. Yaşam gerçekleri sınırlanamaz, kesin kurallar konulamaz. Hele Hazine Müsteşarlığı gibi (konusu insan zararları olmayan) bir devlet dairesi, bu sürelerin tespitini yapamaz, bu konuda kendini yetkili kılamaz.

Aktif dönem tespiti konusunda Yargıtay kararlarından bir kaç örnek verelim:
Desteğin çalışabilme gücü, fiziki ve beden yapısı, çalıştığı işin özellikleri gözönüne alınarak daha kaç yıl çalışıp kazanç sağlayabileceği araştırılmalıdır.
Destekten yoksun kalma tazminatında ölenin çalışabilme gücü yani "faal çalışma süresi" esas alınmalıdır. O halde, davacıların ölen desteğinin çalıştığı işin özelliklerine, ölenin fiziki ve beden yapısına göre, mahalli koşullar da gözönüne alınarak, olası yaşam süresi içinde "daha kaç yıl çalışıp kazanç sağlayabileceği" tespit edilmeli ve buna göre zarar belirlenmelidir.
(4.HD.25.09.1979, 4602-10323)
Desteğin çalışabileceği süreye göre tazminat hesaplanmalıdır.
Memleketin iktisadi durumu, çalışma şartları, yapılan işin niteliği, sağlık endeksleri ve istatistikler gözönünde tutulmak suretiyle miras bırakanın tespit edilecek çalışabileceği süreye göre (davacıların destekten yoksun kaldıkları tazminat) hesaplanmalıdır.
(9HD. 05.06.1970, 727-5963)
Tazminat hesabında çalışabilme ve kazanç sağlayabilme olanağı esas alınmalıdır.
Destekten yoksunluk tazminatında "çalışabilme ve kazanç sağlayabilme olanağı" esas alınmalıdır. Memleketin ekonomik durumu, çalışma koşulları, yapılan işin niteliği ve özellikleri, ölenin yaşı, medeni ve fiziki yetenekleri tespit edilip, bu yönler gözönünde bulundurulmak suretiyle daha ne kadar süre "eylemli" olarak çalışabileceği hususu bilirkişiye tespit ettirilmeli ve hasıl olacak sonuç uyarınca bir karar verilmelidir. (4.HD.12.3.1981, 1960 - 3054)
İşgörebilirlik çağının 60 yaş esasını aşması olanak dışı değildir. Böyle durumlar, anılan kuralın ayrığıdır ve kabulü için de dayanakları saptamak ve nedenleri hüküm yerinde göstermek gereklidir. (10.HD.4.3.1975, 806 - 1227) (YKD.1976/9-1314)
İşgörebilirlik çağının daha az ya da daha çok kabulü için işçinin kişiliğine göre, çalıştığı işyeri ile işe ait özel durumların varlığı şarttır. (10.HD.17.4.1975, 2673 - 2229)
Davacının işinin özelliği, kişisel nitelikleri göz önünde tutulup gerekçeleri açıklanmak suretiyle tazminatın hesabı gerekir. (HGK. 28.4.1976, 135 - 1276) (İKİD. 1976, sf.4705)

4- Uygulanmak istenen yaşam tablosu hakkında
a) Sigorta şirketleri yıllarca ilişkide bulundukları ülkelere göre her biri farklı yaşam tabloları kullanmaktalar iken, CSO-1980 ABD. yaşam tablosunda karar kılmışlar; Hazine Müsteşarlığı da 2010/4 sayılı genelgesi ile bu uygulamayı onaylamıştır. Bu kez her nasılsa Amerikan tablosundan vazgeçilmiş; Sosyal Güvenlik Kurumu'nun kullanmaya başladığı TRH-2010 tablosu benimsenmiştir.

b) Sosyal Güvenlik Kurumu'nun özel siparişi TRH-2010 yaşam tablosunu ve buna ilişkin raporu incelediğimizde, ülkemiz gerçeklerini yansıtmadığı, belli bir amacı (Kurumun rücu davalarından daha iyi sonuç alma amacını) gerçekleştirmek için "ısmarlama" bir tablo olduğu sonucuna vardık, inandırıcı bulmadık. Çünkü:

aa)Raporda, 1927-2000 yılları nüfus sayımı sonuçlarından yararlanıldığı açıklanmıştır ki, bizce bu asla sağlıklı bir veri değildir. Çünkü, Osmanlı'nın çöküş yıllarından süregelen ve 1960'lı yıllara kadar ancak önü alınabilen sıtma, verem, tifo, tifüs, frengi, cüzzam gibi hastalıklar yüzünden pek çok yurttaşımız kırk yaşına varmadan ölüp gitmişlerdir. Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan Sıtmayla Savaş Derneği ve Veremle Savaş Derneği gibi kuruluşların ve Sağlık Bakanlığı'nın yoğun çabalarıyla bu hastalıkların kökü kurutulmuş ve kişilerin yaşam süreleri ancak 1960'lardan sonra artırılabilmiştir.

bb)Raporda, günümüz koşullarına uygun olmayan geçmiş yıllar nüfus sayımı sonuçlarının yanı sıra, ikinci veri olarak sigorta şirketlerinin "hayat sigortaları"ndan yararlanılmıştır ki, ülkemizde varlıklı kişilerin pek azı dışında halkımızın yüzde doksandan fazlası hiçbir zaman hayat sigortası yaptırmadığına göre bu da sağlıklı bir veri değildir.

cc)Raporu hazırlayanlar kaynak olarak bir de SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı kayıtlarından yararlandıklarını açıklamışlardır ki, çalışanların ve kırsal kesim insanlarının yüzde yetmişinin kayıt dışı olduğu bir ülkede bunlar da sağlıklı veriler değildir.

dd)Raporda oldukça tuhaf bulduğumuz bir başka bölüm, Hatay'ın 1938 yılında Türkiye'ye katılmasından önce ve sonrasının değerlendirme ölçüsü olarak alınmasıdır. Bunu öyle sanıyoruz ki, ne kadar titiz ve bilimsel çalıştıklarını kanıtlamak amacıyla koymuş olmalıdırlar. Oysa, bunun günümüz yaşam koşullarına bir etkisi olmadığı açıktır.

ee)Bütün bu inandırıcı olmayan verilere göre düzenlendiği açıklanan TRH-2010 tablosu, CSO-1980 ve CSO-2001 Amerikan tabloları ile karşılaştırılarak adeta bir teste tabi tutulmuş; ama yaşam koşulları ve toplum yapıları bize daha yakın Avrupa ülkelerinin yaşam tablolarından nedense hiç söz edilmemiştir.

ff) TRH-2010 tablosu, bize göre günümüz koşullarını yansıtmamaktadır. Çünkü 1970 yılından önce nüfusun % 75'i kırsal kesimde ve %25'i kentlerde yaşamakta iken, son otuz yılda bu durum tersine dönmüş; kentlerin ve özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerin nüfusu aşırı derecede artmıştır.

c) Yargıda halen PMF-1931 yaşam tablosu kullanılmakta olup, SGK'nun rücu davalarını inceleyen 10.Hukuk Dairesi dışında, tüm Yargıtay Özel Daireleri PMF-1931 tablosunun kullanılmaya devam edilmesinden yana kararlar vermektedirler.

d) PMF-1931 tablosunun eskiliğinden biz de yakınıyoruz. Bu tablonun kullanımı çok eski yıllardan başlamakla birlikte, sonradan 506 sayılı Yasa'nın 22.maddesi uyarınca, İş Kazalarıyla Meslek Hastalıkları ve Analık Sigortaları Hakkında 4772 sayılı Kanuna ek olarak Çalışma Bakanlığı ile Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı tarafından birlikte hazırlanıp 1965 yılında yürürlüğe konulmasıyla yasallık kazandırılmıştır. Bu tablonun eskiliğinden ve ülkemizdeki yaşam sürelerini yansıtmadığından sürekli sözedilmesine karşın, kimse bu konuda bir çalışma yapılması yönünde girişimde bulunmamış; Türkiye İstatistik Kurumu, ilk kuruluş tarihi olan 1926 yılından bu yana geçen seksen yılı aşkın sürede, 1962 yılında DİE adıyla daha çağdaş yöntemlerle çalışmaya başladıktan sonra, o tarihten bu yana geçen elli yıllık sürede bir yaşam tablosu ortaya koyamamış; bunlar yapılmadığı gibi, kimse de, mademki Fransız tablosunu kullanıyoruz, ne de olsa bizim gibi Akdeniz ülkesidir, yaşam koşulları az çok bize benzer, 1931 tarihlisini bırakalım da daha yeni olanını kullanalım, dememişlerdir.

e) Peki, yaşam tablosu konusunda ne yapılmalı ? Önce, bilimsellik adı altında sahte tablolar düzenlemekten vazgeçilmeli. E-Devlet çağını yaşıyoruz. Merkezi Nüfus kayıt sistemimiz (Mernis) var. Bu olanaklarla ülkemiz koşullarına uygun yaşam tabloları, aktivite tabloları ve benzeri tablolar düzenlemek hiç de zor değil. TÜİK'in görevlendirilmesiyle ilgili Devlet Bakanlığı, Çalışma, Sağlık, Adalet Bakanlıkları denetiminde söz konusu tablolar düzenlenip, anılan Bakanlıkların ortak kararıyla yürürlüğe konabilir. Böylece karmaşa son bulur, kurumlar arası uyum sağlanır.

5- Hesap formülleri hakkında
a) Genel Şartlar ekinde yer alan ve aktüerlerin yanlış bir Türkçe ile "beynelmilel" matematik formülü olduğunu ve "uluslararası" literatürde yerini aldığını ifade ettikleri "devre başı ödemeli belirli süreli rant formülü" daha önce Hazine Müsteşarlığı'nın 2010/4 sayılı genelgesi uyarınca % 3 (teknik faiz) oranı üzerinden uygulanmakta iken, bazıları bunu %2'ye indirmişler; bu da çok bulunmuş olmalı ki, Genel Şartlar ekinde % 1.8 oranı uygun bulunmuştur. Bütün bunlar, kurumlar arası uyum sağlanmadan yapılan keyfi işlemlerdir.

b) Yargıda uzun yıllar boyunca % 5 artırım-iskonto değerli "ortalama ka¬zanç ve sabit taksitli rant formülü" uygulanmış iken, yanlış bir değerlendirme ile %5 oranı %10'a çıkarılmış; bu dahi uygun bir yöntem iken, 1993 yılında işverenlerin tazminatların yüksek hesaplandığı yakınmalarına çözüm bulmak amacıyla toplanan bir sempozyumda, hesaplama teknikleri ile hiç bir ilgisi bulunmayan ve "progressif rant" yöntemi denilmesine karşın kazançların hiç artmadığı, aynı rakamın her yıl için eşit oranda artırılıp indirildiği garip bir yöntem uygulamaya konulmuş; aynı sempozyumda bir sigortacının önerdiği "devre başı ödemeli belirli süreli rant" formülü, uygulanması ve anlaşılması zor bulunarak kabul görmemiştir.
c) Gerçekten, Hazine Müsteşarlığı'nın 2010/4 sayılı genelgesinde, olmaması gereken bir biçimde, bir meslek grubuna ayrıcalık tanınarak, tazminat hesaplarının yalnız onlar tarafından yapılmasını istediği aktüerler siciline kayıtlı aktüerler, devre başı ödemeli belirli süreli rant formülünü gayet kapalı bir biçimde uygulamakta, aktif dönem-pasif dönem ve işlemiş dönem-işleyecek dönem ayrımlarına pek dikkat etmemekte; hukuk bilgileri olmadığı için hukuksal gerekçeler ortaya koyamamakta; anlaşılması ve denetlenmesi olanaksız bir rapor ortaya koymaktadırlar. Oysa, Yargıtay kararlarına göre, bilirkişi raporları gerekçeli, açık ve anlaşılır (denetime elverişli) olmalıdır.

d) Genel Şartlarda uygulanması istenilen (zorunlu tutulan) devre başı ödemeli belirli süreli rant formülü" insan zararlarının parasal değerlendirmesinde en uygun formül müdür ? Sigortacılar asla bunun tartışılmasına katılmamaktadırlar. Bu ne sihirli formüldür ki, ısrarla ve inatla dayatılmaktadır.
Bizce, insan zararlarının parasal değerlendirmesinde en uygun formül, 1993 yılına kadar uzun yıllar kullanılan "ortalama ka¬zanç ve sabit taksitli rant formülü"dür. Çünkü, aktif dönem-pasif dönem ve işlemiş dönem-işleyecek dönem ayrımlarına uygun, anlaşılması kolay ve "denetime elverişli"dir.

6- İnsan zararlarının parasal değerlendirmesinde, formüller önemli olmayıp, aslolan ve temel ölçü "hukuksal gerekçeler"dir.
İnsan zararlarının gideriminde (tazminata dönüştürülmesinde), formüller önemli olmayıp, temel ölçü, hesap unsurlarının "hukuksal değerlendirilmesi"dir. Zararın "parasal" değerlendirmesi tazminat hesabının son aşamasıdır. Tazminat isteminin yasal dayanakları ve hukuksal gerekçeleri belirlenmeden, olay ile zarar arasında uygun nedensellik bağı kurulmadan hesaplama aşamasına geçilemez.
Zararı paraya dönüştürmede uygulanacak yöntem (formüller) ne olursa olsun, eğer hukuksal değerlendirmeler doğru yapılamıyorsa, sağlıklı bir sonuca ulaşılamaz. Hesap formülleri içi boş kalıplar gibidir. Onların içini doğru bilgilerle doldurmak, zarar hesabının gerekçesini ve alt yapısını sağlam bir biçimde oluşturmak gerekir. Bunu ancak yasaları, yerleşik içtihadı ve öğretideki görüşleri iyi bilen, sorumluluk hukukundaki en son gelişmeleri yakından izleyen, hukuk eğitimi almış ve konusunda uzmanlaşmış bilirkişiler yapabilir.
İnsana verilen zararlar trafik kazalarından ibaret olmadığına göre, sigorta şirketleri ve dolayısıyla Hazine Müsteşarlığı sabit formüller dayatmaktan vazgeçmeli; işi uzmanlarına ve yargıya bırakmalıdırlar. Zaten, halen TBMM'de tasarı olarak hazırlanmış olan "İnsan Zararları Mahkemesi Kanunu" kabul edildiği ve bunun alt yapısını oluşturacak "İnsan Zararları Araştırma Merkezi" kurulduğu takdirde, Hazine Müsteşarlığına ve sigorta şirketlerine pek söz düşmeyecek; kurumlar arası ortak bir uzlaşma ile yürürlüğe konulacak yöntemlere herkes uymak zorunda kalacaktır.

7- İnsana verilen zararlar, trafik kazaları ve sigorta ödemeleri ile sınırlı olmadığına göre, Trafik Sigortası Genel Şartları ekindeki koşullar tüm sorumluluk türlerine uygulanamaz
Başta iş kazaları olmak üzere, Borçlar Kanunu'nda ve özel yasalarda yer alan tüm sorumluluk türlerine, Hazine Müsteşarlığı ile sigorta şirketlerinin istekleri doğrultusunda Trafik Sigortası Genel Şartları ekine konulan hesaplama kuralları uygulanamaz. İş kazaları, Sosyal Güvenlik gelir bağlama işlemleriyle bağlantılı olduğu için farklı bir hesaplama söz konusudur. Çoğu sorumluluk türleri sigortalanmış değildir. Bu nedenle, sigorta şirketlerinin istedikleri biçimde bir hesaplama formül ve yönteminin, başka sorumluluk türlerine uygulanması söz konusu olmaz. Hem bazı sorumluluk türlerinde zarar kavramı, destek ve sakatlık tazminatı ile sınırlı değildir.

8-Genel Şartlarda sigortalara özgü bir destek tazminatı tanımı yapılarak, yasa, öğreti ve yerleşik içtihat yok sayılmıştır.
a) Genel Şartlar'ın A.5.maddesinin (ç) bendinde, bozuk bir anlatımla:"Destekten Yoksun Kalma (Ölüm) Teminatı: Üçüncü kişinin ölümü dolayısıyla ölenin desteğinden yoksun kalanların destek zararlarını karşılamak üzere bu genel şart ekinde yer alan esaslara göre belirlenecek tazminattır. Söz konusu tazminat miktarının tespitinde ölen kişi esas alınır" denilmiştir ki, bu kişiye özel (salt sigorta şirketlerinin tazminat ödemelerine özgü) uygulama, yasalara, sorumluluk hukukunun evrensel ilkelerine ve yerleşik içtihada aykırıdır.

b) Bu nasıl bir düzenlemedir ki, destek tazminatı " genel şartlar ekinde yer alan esaslara göre belirlenecek tazminattır" biçiminde tanımlanarak, yasadaki, öğretideki ve Yargıtay kararlarındaki destek tazminatı tanımları bir kalemde silinmiş ve sigortalara özgü kesin ve sınırlayıcı bir kural konulmuştur.

9- Tedavi giderlerinden sigorta şirketleri tümüyle kurtulmuş değildir.
Teminat türleri başlıklı A.5.maddesi (b) bendinde "Sağlık Giderleri: Üçüncü kişinin trafik kazası dolayısıyla bedenen eski haline dönmesini teminen protez organ bedelleri de dahil olmak üzere yapılan tüm tedavi giderlerini içeren teminattır. Kaza nedeniyle mağdurun tedavisine başlanmasından itibaren mağdurun sürekli sakatlık raporu alana kadar tedavi süresince ortaya çıkan bakıcı giderleri, tedaviyle ilgili diğer giderler ile trafik kazası nedeniyle çalışma gücünün kısmen veya tamamen azalmasına bağlı giderler sağlık gideri teminatı kapsamındadır" olarak tanımlandıktan sonra,
"Sağlık giderleri teminatı Sosyal Güvenlik Kurumunun sorumluluğunda olup ilgili teminat dolayısıyla sigorta şirketinin ve Güvence Hesabının sorumluluğu 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 98 inci maddesi hükmü gereğince sona ermiştir" denilmiş olması yanlıştır.
Çünkü, Yargıtay 17.Hukuk Dairesi'nin kararlarına göre:
"2918 sayılı KTK'nun, 6111 sayılı Yasa'nın 59. maddesiyle değişik 98. maddesine göre, "sağlık hizmet bedelleri" Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanacak ise de,
Kazazedelerin, bunun dışında kalan bakıcı veya tedaviye bağlı sair harcamaları, sigorta şirketlerinin ve Güvence Hesabının tedavi teminatları kapsamında, yine sigorta şirketleri ve Güvence Hesabı tarafından karşılanmaya devam edecektir."
(Karar örnekleri: Yargıtay 17.Hukuk Dairesi'nin 11.05.2012 E.2011/7758 K. 2012/ 6081 sayılı, 14.11.2012 E. 2011/9399 K. 2012/12504 sayılı, 21.01.2013 E. 2012/7004 K. 2013/288 sayılı, 24.01.2013 E. 2012/362 K. 2013/578 sayılı, 05.02.2013 E.2012/398 K.2013/1052 sayılı ve benzer kararları.)

10- KTK 92/b maddesi işlevsiz kılınmak istenmiştir.
a) Teminat dışında kalan haller başlıklı A.6 maddesinin (ç) bendinde, Karayolları Trafik Kanunu'nun 92.maddesi (b) bendi yinelendikten sonra, (d) bendinde, desteğin kusuruna denk gelen taleplerin teminat dışı olduğu açıklanmıştır ki, bizce bu, 2918 sayılı KTK'nun 92/b maddesi hükmüne aykırıdır. Çok tartışılan ve Sigorta Hukukuna özgü ve "sosyal risk" ilkesine dayanan ayrık (istisnai) bir düzenleme olan bu madde değiştirilmediği sürece, işleten ve sürücü yakınlarına tazminat ödenmek gerekeceği kanısındayız. Çünkü yasa hükmü açık ise, yorum yapılamaz, uygulanması zorunludur. (TMK.m.1)

b) Bu konuda, yani işleten veya sürücünün yüzde yüz kusurlu veya belli bir oranda kusurlu olarak ölümlerinde, yakınlarının üçüncü kişi konumunda olmaları nedeniyle, Trafik Sigortasından tazminat alabileceklerine ilişkin yasa hükmüne ilişkin Yargıtay kararlarını değiştirtme girişimleri sonuç vermeyince, bu yola başvurulmuştur.

11-Bakıcı giderlerine ilişkin düzenlemeler yanlıştır.
Kapsama giren teminat türleri başlıklı A.5 maddesinin (b) bendinde "bakıcı giderleri" tedavi giderleri kapsamında kabul edilirken, (c) bendinde yaşam boyu "bakım giderleri" sürekli sakatlık teminatı kapsamına alınarak, yüksek tazminat ödemekten kurtulunmak istenmiştir. Oysa, geçici işgöremezlikteki "bakıcı giderleri" ile ileri derecede sakatlıktaki "yaşam boyu bakım giderleri" arasında nitelikçe bir fark yoktur; ikisinin de tedavi giderleri kapsamında olması gerekir. Çünkü, Yargıtay'ın pek çok kararlarında, yaşam boyu alınacak ilaçlar, gene yaşam boyunca belli zaman dilimlerinde değiştirilecek protezler tedavi giderleri kapsamında olduğuna göre, "bakım işi" de bir tedavi türü kabul edilmek gerekir.

12-Sakatlık oranının Özürlülük Ölçütü Yönetmeliğine göre belirlenmesi yanlıştır. Gene A.5 maddesinin (c) bendi ikinci paragrafında "Sürekli sakatlık tazminatına ilişkin sakatlık oranının belirlenmesinde, sakatlık ölçütü sınıflandırılması ve özürlülere verilecek sağlık kurulu raporlarına ilişkin mevzuat doğrultusunda hazırlanacak sağlık kurulu raporu dikkate alınır" denilmiş olup, kısa adıyla Özürlülük Ölçütü Yönetmeliği, haksız eylem sonucu beden gücü kayıplarını belirlemede yetersiz bir düzenlemedir. Çünkü, bu Yönetmeliğin işlevi, sakat kişilerin vergi indiriminden yararlanmaları veya sakatlık ayrıcalığından işe alınabilmeleri için rapor verilmesini sağlamaktır. Özürlü Sağlık Kurulları, haksız eylemin yolaçtığı sakatlık ile doğuştan veya kaza öncesi başka olaylardan kaynaklanan beden gücü kayıplarını birbirinden ayırmamakta (Balthazard formülü), bu yüzden yanıltıcı olmaktadır. Hem söz konusu olan yalnızca sakatlık değil, "beden gücü kaybı"dır; bu kayıp kişinin yaşına, yaptığı işe ve meslek grubuna göre belirlenir. Bu nedenle, beden gücü kayıplarının Çalışma Gücü Kaybı ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Yönetmeliğine veya Sosyal Sigorta Salık İşlemleri Tüzüğüne göre belirlenmesi gerekir.

13-Ticari araçların kazaya uğraması durumunda "kazanç kaybı" maddi zarar kapsamında olmak gerekir.
Yeni Genel Şartlar'ın "Teminat dışında kalan haller" başlıklı A.6 maddesinin (k) bendinde, "gelir kaybı, kâr kaybı, iş durması ve kira mahrumiyeti" gibi zararlar yansıma veya dolaylı zarar olarak nitelenip teminat dışı bırakılmıştır. Bu düzenleme özel araçlar için doğru ise de, ticari araçlar için onarım süresince kazanç kaybının sigorta kapsamında olması gerektiği düşüncesindeyiz. Çünkü belirtilen zararlar "doğrudan zarar"dır.
Örneğin taksi, minibüs, otobüs gibi yolcu taşıyan araçlar ile emtea taşıyan kamyonlar, inşaat kamyon ve iş makineleri bir trafik kazası sonucu hasarlanmış ve onarılıncaya kadar kazanç kaybına uğramış iseler, zarara neden olan karşı aracın Trafik Sigortasından (limit aşılmamak üzere) kazanç kayıplarını da alabilmelidirler.

Motorlu araçların neden oldukları zararlardan "işleten", üçüncü kişilere karşı sorumlu olduğuna göre, KTK 91.maddesiyle işletenin sorumluluğunu üstlenen sigortacı da bu tür zararları ödemekle yükümlü olmalıdır.
Biz öteden beri, hasarlanan aracın "değer kaybı" kabul edilmesine karşın, ticari kazanç kaybının teminat dışı sayılmasını yanlış ve "zarar" kavramına aykırı buluyoruz.

SONUÇ:

1- Yeni Genel Şartlar yasalara aykırıdır.
Anayasa'nın eşitlik ilkesine, hiç bir kişiye ve zümreye imtiyaz tanınamayacağına ilişkin 10.maddesine, kişilerin uğradıkları zararların tazminat hukukunun genel ilkelerine göre ödeneceğine ilişkin 19/Son maddesine, hakimlerin görevlerinde bağımsız olduklarına, hiçbir organ ve makamın yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremeyeceğine, genelge gönderemeyeceğine, telkinde bulunamayacağına ilişkin 138. maddesine;
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu 1451.maddesinin "Bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde, sigorta sözleşmeleri hakkında Türk Borçlar Kanunu hükümleri uygulanır" hükmü gereğince, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 20.maddesi 4.fıkrasındaki kanun veya yetkili makamlar tarafından verilen izinle yürütülüyor olsa dahi, genel işlem şartı niteliğindeki sigorta genel şartlarının yasalara aykırı hükümlerinin geçersiz olacağına; gene 6098 sayılı TBK'nun"destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararların, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanacağına" ilişkin emredici nitelikteki 55.maddesine;
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun "Maddi tazminatın biçimi ve kapsamı ile manevi tazminat konularında Borçlar Kanunu'nun haksız fiillere ilişkin hükümlerinin uygulanacağına" ilişkin 90.maddesine; "Sigorta sözleşmesinden veya sigorta sözleşmesine ilişkin kanun hükümlerinden doğan ve tazminat yükümlülüğünün kaldırılması veya miktarının azaltılması sonucunu doğuran hallerin zarar görene karşı ileri sürülemeyeceğine"ilişkin 95.maddesine; işleten ve sürücü yakınlarının üçüncü kişi sıfatıyla ve sosyal risk ilkesi gereği işletene ait aracın Trafik Sigortasından yararlanma hakları bulunduğuna ilişkin 92/b maddesine aykırıdır.

2- Genel Şartları düzenleyenler, insan zararlarının bir "yaşama hakkı" sorunu olduğunu gözardı etmişlerdir.
İnsana verilen zararlar, trafik kazaları ve sigortalarla sınırlı olmayıp, başta iş kazaları olmak üzere, tüm sorumluluk türlerini kapsayan genel bir "hukuk" sorunudur.; "yaşama hakkı" sorunudur. Basit bir hesaplama işi değildir. Her sorumluluk türü için ayrı kurallar konulamaz; farklı yöntemler uygulanamaz. Ülke koşullarına ve yaşam gerçeklerine göre ortak ve adaletli çözümlerde birleşilmek gerekir.

3- Zorunlu sigortalar kazanç kapısı olmayıp, kamusal nitelikli bir yükümlülüktür.
Zorunlu sigortalar, bir kazanç aracı olmanın ötesinde, kamusal nitelikli ve toplumsal amaçlı düzenlemelerdir. Bu sigorta türleri, sigorta şirketlerine, sigortacılık alanında faaliyet gösterme izninin karşılığı, ödenmesi gereken bir bedel, bir yükümlülüktür. Çünkü, sigorta şirketleri, 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu'nun 13'üncü ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 1483'üncü maddesine göre, bu tür (kamusal nitelikli) sigortaları yapmak zorundadırlar. O halde, sigorta şirketlerinin istekleri doğrultusunda, genel şartlar hazırlanıp yürürlüğe konulması; trafik kazalarından zarar görenlerin tazminat haklarının kısıtlanması, en aza indirilmesi, yasalara, sorumluluk hukukunun temel ilkelerine, Yargıtay'ın yerleşik ve ilkeleşmiş kararlarına aykırıdır.

4- Yeni Genel Şartlar, Yargıtay'ın ilkeleşmiş kararlarına aykırıdır.
Yargıtay'ın elli altmış yıl boyunca oluşturulmuş, evrensel sorumluluk kurallarıyla uyumlu ilke kararları vardır. Bunlar da genel anlamda "hukuk"un bir parçası, bütünleyicisi olarak uyulması gereken kurallardır. Yeni Genel Şartları yürürlüğe koyanlar (dayatanlar), tazminat hesabına esas parasal değerlere vergi kaydı koşulu koyarak, "gerçek belli iken varsayımlara dayanılamaz" evrensel hukuk ilkesine aykırı hareket etmişlerdir. Destek süresi ile aktif ve pasif dönemlerin, hesaplamaya esas standartların Hazine Müsteşarlığı tarafından belirleneceği açıklaması ile hem yetki aşımında bulunmuşlar, hem de yargısal birikimleri, hukukun temel ilkelerini, Yargıtay'ın uzun yılların emeği ilkeleşmiş ve kökleşmiş kararlarını yok saymışlardır.

5- İnsan zararları her şeyden önce bir vicdan sorunudur.
Devletin ilgili birimleri ve sigortacılar, trafik kazalarının azaltılması, önlenmesi, kaza yapanların araç kullanmalarının yaşam boyu yasaklanması veya sürücü belgelerinin uzun süreli geri alınması, sürücülerin eğitilmesi yönünde çalışmalar yapmak; uzun süre kaza yapmayanların ödüllendirilmesi gibi önlemler almak ve önerilerde bulunmak yerine, insana verilen zararlara ilişkin tazminat haklarının kısıtlanması, sınırlandırılması yönünde (yasalara,hukukun temel ilkelerine ve yerleşik içtihada aykırı) kurallar koymayı, katı koşullar içeren bir Genel Şartları yürürlüğe koymayı yeğlemişlerdir.
İnsan hakları evrensel ve anayasal koruma altında en temel haklardır. Adalet bir anlamda vicdandır, kimse bunu gözardı edemez, etmemelidir.

------------------------

  

 
Arabul
Özel Arama
Kimler Sitede
Şu anda 958 konuk çevrimiçi