Anasayfa

YARGI'DA BİLİRKİŞİLİK

 

                            YARGI'DA BİLİRKİŞİLİK VE BİLİRKİŞİLİK YASA TASLAĞI
                                                               HAKKINDA GÖRÜŞLER                                               

I- KONUYA GENEL BAKIŞ
                 Yargıda “bilirkişilik” konusunda yıllardan beri sorunlar yaşanmakta ve çözümler aranmakta ise de, süregelen tartışmalarda hep yüzeyde kalınmış, işin özüne inilmemiştir. Bu konuda düzenleme yapmaya kalkışanlar, hiç bir zaman uygulamada neler olup bittiğini, ne gibi sıkıntılar yaşandığını, sorunların neler olduğunu yeterince araştırmamışlar; bu yüzden çözüm önerileri, anlaşılmaz bir mantıkla hep kurulu düzeni bozma ve sorunları artırma biçiminde gelişmiştir. Özellikle usulhukukçuları, ülkemiz yargısının işleyişini ve ülke gerçeklerini saptamak yerine, yabancı ülkelerin yargılama yasalarını kopyalama yolunu seçmişler; onu dahi doğru dürüst yapamayıp hep bir yerlerini eksik bırakmışlardır.

Sorunun çözümü ve olması gerekeni belirlemek için, önce şu konuların tartışılması gerekmektedir:
1) Yargıç, hangi konularda bilirkişiye başvurmalı, kimleri, niçin ve nasıl “bilirkişi” olarak atamalıdır?
2) Bilirkişilerin yalnızca bir meslek dalından olmaları yeterli midir, yoksa belli bir konuda “uzmanlaşmış” olmaları mı aranmalıdır; kimler uzman sayılmalı ve uzmanlığın ölçütü (kriteri) ne olmalıdır ?
3) Yargıçların bilirkişi seçiminde büsbütün özgür olmaları, diledikleri kişiyi bilirkişi olarak atamaları gerekli değil midir? 6100 sayılı HMK.268.maddesine ve önerilen yasa taslağına göre, her yıl için önceden hazırlanmış “bilirkişi listeleri”nden atama yapmak zorunda bırakılmaları doğru mudur?
4) Bilirkişilik, bağımsız bir meslek olmadığına göre, Adalet Bakanlığı'nın hazırladığı Bilirkişi Kanun Taslağı'nda önerildiği gibi, başvuran kişilere "bilirkişilik eğitimi" verilmesi ve bu kişilerin sınavdan geçirilmesinden sonra, (tıpkı Bakanlığa personel alır gibi) bu kişilerin bilirkişi listelerine alınması doğru bir uygulama mıdır ? Böyle, eğitim verilmiş ve sınavdan geçirilmiş kişiler "uzman" mı sayılacaktır ?
5) Gerek 6100 sayılı HMK'daki, gerek Bilirkişilik Kanun Tasarısı'nda yer alan hükümler, Anayasa’nın 138.maddesine aykırı değil midir ?


II- BİLİRKİŞİLİK KANUN TASLAĞI HAKKINDA GÖRÜŞLER
Adalet Bakanlığı'nca hazırlatılıp yasalaştırılmak istenin Bilirkişi Kanun Taslağı'nın yargı ve yargıç bağımsızlığına, Anayasal anlamda kuvvetler ayrılığı ilkesine ve bilirkişilik kurumunun anlam ve amacına aykırı olduğu, yürütmenin yargıyı baskı ve denetim altına alma niteliğinde olduğu kanısındayız. Şöyle ki:

1- Bilirkişilik Kanunu ile yapılmak istenenler
Hazırlanan Bilirkişilik Kanun Taslağına göre, Adalet Bakanlığı'nın çatısı altında ve idari yapısı içinde, başkanlığını Bakanlık Müsteşarının yapacağı Bilirkişilik Üst Kurulu ve Bölge Kurulları oluşturulacak, Daire Başkanlığı kurulacak; bilirkişiliğin bir "uzmanlık" işi olduğu, yılların birikimini gerektirdiği gözardı edilerek, Bakanlıkça "bilirkişilik temel eğitimi" verilecek, bu eğitim sonunda bilirkişi adayları "sınavı" kazanırlarsa bilirkişi listelerine alınacak; yargıçlar, son derece sınırlı bazı ayrık durumlar dışında, ancak listelerden bilirkişi atamak zorunda olacaklar...Böylece, Adalet Bakanlığı'nın emir ve denetimi altında (idari) bir yapı oluşturulacak; dahası, bağımsız olması gereken bilirkişilerin sicil, denetim ve performans ölçümleri Bakanlıkça yapılarak, bilirkişiler bir tür sözleşmeli memur konumuna getirileceklerdir. Kuşkusuz, böyle bir statüdeki bilirkişiden bağımsız olması ve (özellikle devlete ve kamu kurumlarına karşı açılan davalarda) tarafsız bir rapor sunması beklenemez.

2- Bilirkişilik kanun taslağı yargı bağımsızlığına aykırıdır
Yukarda özetlenen Taslak, yargı ve yargıç bağımsızlığına aykırı ve yürütmenin yargıyı denetim ve baskı altına alması değil midir ?
Daha önce 6100 sayılı HMK'nun 268.maddesi hükmü ve yukarda özetlenen yasa tasarısı ile yargıç, bilirkişi seçiminde bağımlı hale getirilmektedir. Bu, Anayasa'ya ve hukukun evrensel temel ilkelerine, yargıç bağımsızlığına aykırıdır. Yargıçların bilirkişi seçiminde özgür olmaları Anayasa hükmüdür.

a) Anayasa'nın 138.maddesi 1.fıkrasına göre:“Hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.”
Maddenin 2.fıkrasına göre de: “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.”

b) Anayasa’nın bu hükmü karşısında, yasalaştırılmak istenilen Bilirkişilik Kanun Taslağı ile Adalet Bakanlığı’nca hazırlanacak yönetmelik uyarınca, Adalet Komisyonları tarafından düzenlenecek (eğitimden ve sınavdan geçirilmiş uzmanlıkları tartışmalı) listelerden bilirkişi seçilmesinin zorunlu tutulması, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve yargıçlara emir ve talimat verme, tavsiye ve telkinde bulunma niteliğinde değil midir?

c) Görüldüğü gibi, yargıçların bilirkişi seçiminde "özgür ve bağımsız" olmaları Anayasa hükmüdür. Bu konuda, değerli hukukçu Yargıtay Onursal Üyesi Çetin Aşçıoğlu “Bilirkişi seçimi konusunda yargıçlara sorumluluk özgürlüğü tanınmaması, yargıç kimliğini yozlaştırır” uyarısında bulunmuştur.

ç) Yargıç, bugüne kadar olduğu gibi, uzmanlığına güvendiği, daha çok bilim çevrelerinden uzman ve bilge kişileri özgürce bilirkişi seçebilmelidir. Gerek 6100 sayılı Yasa'nın 268.maddesi ve gerekse Bilirkişilik Kanun Tasarısı, yürütmenin yargıya elatması ve yargıcı bağımlı kılma niteliğindedir.

3- Geçmişte bilirkişi örgütlenmesi girişimi ve bunun önlenmesi nedeni
a) Yargıçların her konuda bilirkişiye (üstelik hukukçu bilirkişilere) başvurmalarına ilişkin eleştirilerin yanı sıra, diledikleri kişileri bilirkişi seçmeleri de yıllarca eleştirilmiş; buna çözümler aranmıştır. Bunlardan biri 2004 yılında bir tasarı olarak ortaya atılan “Bilirkişi Odaları”dır. Buna, bilirkişiliğin bir meslek olmadığı savı ile karşı çıkılmıştır. Danıştay da bu tasarıyı incelemeye dahi değer görmemiştir.

b) Öte yandan, listeler oluşturulması, meslek kuruluşu gibi örgütlenilmesi, kurumlara ayrıcalık tanınması, yargıçları bilirkişi seçmede sınırladığı için yanlış bulunmuş; ayrıca geçmişte bu tür girişimlerin sakıncaları görülmüştür. Örneğin, kamulaştırma davaları için önceden oluşturulan listelerden bilirkişi seçilmesi, Adli Tıp Kurumuna ve Yüksek Sağlık Şurasına başvurmanın zorunlu tutulması yüzünden pek çok sorunlar yaşandığı söylenmiştir.

c) Anayasa Mahkemesi, mahkemelerin Yüksek Sağlık Şurasına başvurmalarını zorunlu tutan yasa hükmünü Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmiş; böylece “resmi bilirkişilik” kurumuna son vermiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin bu kararıyla, yargıcın resmi bilirkişilere başvurmaya zorlanmasının Anayasaya aykırı olduğu saptanmıştır.

ç) Sanılanın aksine Adli Tıp Kurumu’na başvurulması zorunlu değildir. 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Yasası’nda Kuruma başvurma zorunluluğu bulunduğu ileri sürülmekte ise de, Yasa’nın 16.maddesinde böyle bir şart, bir zorunluluk yoktur. Hem olsaydı, o da Anayasaya aykırılık nedeniyle şimdiye kadar çoktan iptal edilmiş olurdu.

d) Yargıtay da Adli Tıp Kurumu’na başvurmanın zorunlu olmadığına ilişkin kararlar vermiştir. Bu kararlarda, Adli Tıp Kurumu raporlarının yetersiz bulunması durumunda, başka bilirkişi kurullarından rapor alınması öngörülmüştür. Örneğin, bedensel zararlar ile hekim ve hastane hatalarından kaynaklanan olaylarda, Adli Tıp Kurumu dışında bilirkişi kurulları oluşturulması ya da Tıp Fakülteleri Kürsü Konseyinden görüş alınması yönünde kararlar bulunmaktadır.

e) Yargıtay Onursal Üyesi Çetin Aşçıoğlu'na göre de, Adli Tıp Kurumu zorunlu bilirkişi kurumu değildir. Önceliği olan bir resmi kurumdur. Üniversitelerimizdeki anabilim dalları da resmi kurum olarak aynı görevi “öncelikle” yapmakla yetkili ve yükümlüdürler. Mahkemeler, çoğunlukla ilke ve yöntemleri gözardı ederek, hemen her konuda Adli Tıp Kurumu’nun görüşünü almayı gelenek haline getirmişlerdir. Daha önemlisi “olgu sorunuyla ilgili sorular sorulmadan genel görevlendirmeyle” dosyalar Kuruma gönderilmektedir. Bu durum, Kurumu yargıçlaştırmakta ve çalışmalarını olumsuz etkilemektedir. Adli Tıp Kurumu’nun bilirkişi olarak işlevi, sadece olgu sorunlarıyla sınırlı teknik ve bilimsel görüş bildirmektir. Ancak uygulamada, yargıç gibi kanıtları değerlendirerek ve yorumlar yaparak hukuki konularda görüş bildirmektedir. Oysa yasa, hukuki konularda Kurum’un görüş bildirmesini yasaklamıştır.”

f) Adli Tıp Kurumu gibi, Tıp Fakültelerinin Adli Tıp Anabilim Dalları da resmi nitelik taşıyan ve aynı görevi yapacak olan “öncelikli” kurumlardandır. (m.268,f.2, c.1)

Mahkemeler, yargıçlar ve savcılar üniversitelerin Adli Tıp Anabilim Dalları’nın resmi bilirkişi olduklarını bilmedikleri ve onlara bu yönde uyarılarda bulunulmadığı için, bütün dosyalar İstanbul’daki Adli Tıp Kurumu’na gönderilmekte; dosya çokluğu ve sık sık kadro değişikliği ve giderek uzman yetersizliği yüzünden raporlar gecikmekte, davalar uzamaktadır. Geçmiş yıllarda altı-sekiz ayda sonuç alınabilmekte iken, son yıllarda raporların verilmesi bir-birbuçuk yılı aşmaktadır.

Adli Tıp Kurumu, merkezi İstanbul’da olan, belirli bölgelerde grup başkanlıkları ve illerde şube müdürlükleri biçiminde örgütlenmiş bulunan Adalet Bakanlığına bağlı bir kurumdur. Uzmanlar, ülkemizdeki bu yapılanmanın, dünyada eşi benzeri bulunmayan bir uygulama olduğunu; Kurum’un her yıl yüzbinlerce dosya üzerinden bilirkişilik ve binlerce otopsi yapılmasının olağan karşılanamayacağını söylemektedirler.

Kurumda çalışan adli tıp uzmanlarının çoğunun, aynı zamanda Tıp Fakültelerinde öğretim görevlisi oldukları gözönüne alındığında, dosyaların yalnızca Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesinin, aynı işi daha iyi ve kısa zamanda yapabilecek yeterlikte olan ve Adli Tıp Kurumu kadar resmi niteliği bulunan Tıp Fakülteleri Adli Tıp Anabilim Dalları’na görev verilmemesinin mantıklı bir açıklaması bulunmamaktadır.

III-YARGI'DA BİLİRKİŞİLİK KONUSUNDA GÖRÜŞLER

1- Bilirkişi tanımı
Bize göre, bilirkişi, kendi meslek alanında veya meslek alanı dışında belli bir konuda uzmanlaşmış, uzmanlığıyla tanınmış; bu kimlik ve kişiliğiyle mahkemelerce görüş bildirmek üzere görevlendirilmiş gerçek kişidir. Değişik anlatımla, bilirkişi, bir dava ve uyuşmazlık konusunda uzmanlık derecesinde özel ve ayrıntılı bilgisi olan ve bu niteliğiyle kendisinden görüş alınma gereksinimi duyulan kişidir.

2- Taslakta bilirkişi tanımı ve tüzel kişilerin bilirkişi atanmasının sakıncaları
a) Bilirkişi Kanun Taslağı'nın 2.maddesinde, bilirkişi "Çözümü, uzmanlığı, özel ve teknik bilgiyi gerektiren hallerde oy ve görüşünü sözlü veya yazılı olarak vermesi için başvurulan gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi" olarak tanımlanmıştır.
Taslaktaki bu tanımı yanlış buluyoruz. Bize göre, ancak "gerçek" kişiler bilirkişi olabilir; kimlerden, ne tür uzmanlardan oluştuğu belirsiz "tüzel kişiler" bilirkişi olamaz. Bu, son derece sakıncalıdır. Ayrıca "özel hukuk tüzel kişisi" kavramı da tartışmalıdır.

b) Denilecektir ki, Adli Tıp Kurumu tüzel kişidir; oradan rapor ve görüş alınmaktadır.
Buna yanıtımız, raporu verenin Adli Tıp Kurumu tüzel kişisi olmadığı; Adli Tıp çatısı altında oluşturulan "uzmanlık kurulları" tarafından konular incelenip görüş bildirildiği; bu görüşlerin başka bilirkişi raporları gibi yargıcı bağlayıcı nitelikte olmadığı; zaten Adli Tıp Kurumu'nun, bilinenin aksine başvurulması "zorunlu" bir bilirkişi kurumu olmadığıdır. Kurumun yasasında da başvurulması zorunlu olduğuna ilişkin bir hüküm de yoktur. Eğer olsaydı, Anayasa'ya aykırılık ileri sürüldüğünde, tıpkı, Sağlık Bakanlığı Yüksek Sağlık Şurası'nın resmi bilirkişiliğine ilişkin yasa hükmünün iptal edildiği gibi, o da Anayasa Mahkemesince iptal edilirdi.
Adli Tıp Kurumu gibi, Tıp Fakülteleri anabilim dallarından (bilirkişi olarak) görüş istendiğinde de, tüzel kişiye başvurulmuş olmaz. Anabilim dalı öğretim üyelerinden oluşan bilirkişi kurulları, "gerçek kişiler" olarak görüş bildirmiş olurlar. Ayrıca Çalışma Gücü Kaybı Yönetmeliği'nin 5.maddesiyle yetkilendirilen sağlık kurulları da tüzel kişi sayılmazlar.

c) Tasarıdaki "özel hukuk tüzel kişisi" tanımı ile neyin kastedildiği açık değildir. Yargıtay, tıbbi danışmanlık şirketlerinden alınan raporları geçerli saymamaktadır. Hazine Müsteşarlığı da, sigorta şirketlerinin medikal danışmanlık şirketlerinden aldıkları raporların geçerli olmadığına ilişkin 17.09.2010 gün 2010/28 sayılı yazısı ile uyarıda bulunmuştur

d) Tüzel kişilerin bilirkişi kabul edilmesi son derece sakıncalıdır. Bilirkişilik kesinlikle "uzman gerçek kişi"nin yapması gereken bir görevdir. Özel hukuk tüzel kişilerine bu hakkın verilmesi, bilirkişiliğin ilerde bu amaçla kurulacak şirketlere teslim edilmesi sonucunu doğuracaktır. Özel ve teknik bilgiye sahip bilirkişinin, şirket bünyesinde görev yaparken, bilirkişilik görevini bağımsız yerine getirmesi mümkün olmayacaktır.

3- Bilirkişilik bağımsız bir "meslek" değildir.
Yukarda tanımladığımız gibi, bilirkişi, kendi meslek alanında veya meslek alanı dışında belli bir konuda uzmanlaşmış, uzmanlığıyla tanınmış; bu kimlik ve kişiliğiyle mahkemelerce görüş bildirmek üzere görevlendirilmiş gerçek kişidir.

Bir kimsenin belli bir mesleği yoksa, meslek sahibi olmak da yeterli olmayıp, belli bir dalda "uzmanlaşmış" değilse, bu kişiler Bakanlığın taslağında olduğu gibi "bilirkişilik temel eğitimi" almakla, "sınavdan" geçirilmekle, yargıçların yararlanacakları bir "uzman" konumuna gelemezler. Adalet Bakanlığı Bilirkişilik Kanunu ile, kendi denetiminde, kendi emir ve talimatı altında adete bir "bilirkişilik mesleği" yaratma girişimindedir.

Geçmişte, 2004 yılında bir tasarı hazırlanarak “Bilirkişi Odaları” kurulmak istenmiş; buna, bilirkişiliğin bir meslek olmadığı savı ile karşı çıkılmıştır. Danıştay da bu tasarıyı incelemeye dahi değer görmemiştir.

4- Eğitimle bilirkişi olunmaz
Yukarda tanımladığımız gibi, bilirkişi, kendi meslek alanında veya meslek alanı dışında belli bir konuda uzmanlaşmış, uzmanlığıyla tanınmış; bu kimlik ve kişiliğiyle bilgi ve görüşüne gereksinim duyulmuş; bu nedenle mahkemelerce görevlendirilmiş gerçek kişidir.
Bu tanıma göre:
a) Bilirkişilik, bağımsız bir "meslek" değildir.
b) Bilirkişi, belli bir meslek dalında ve belli konularda "uzmanlaşmış" kişidir.
c) Eğitimle bilirkişi olunmaz. Çünkü kısa süreli bir eğitimle "uzman" olunmaz.
ç) Uzmanlık, belli bir konuda "bilgi" ve "deneyim" birikimidir.
d) Bilgi ve deneyim birikimi olmayan bir kimse, Tasarı'nın 2.maddesi (f) bendinde belirtilen kısa süreli "mesleki eğitim" ile uzmanlık düzeyine ulaşamaz.
e) Tasarının 2.maddesi (g) bendindeki zorunlu "temel eğitim" ve (ğ) bendindeki sınav ile Adalet Bakanlığına ve mahkeme kalemlerine personel alır gibi bir yöntemle de bilirkişi olunmaz. Birtakım gençleri böyle bir yöntemle eğitip bilirkişi listelerine almanın, yargıyı ve hukuku hafife alıcı, adaleti küçümseyici, hatta yargıçlar yönünden onur kırıcı bir düzenleme olduğu kanısındayız.
f) Başka ülkelerdeki düzenlemeler, o ülkenin bilgi ve kültür düzeyine, yargının işleyiş biçimine, yargıçların çalışma koşullarına uygun olabilir. Ama unutulmamalı ki, her ülkenin toplum yapıları, eğitim düzeyleri, bilgi ve kültür birikimleri birbirinden farklıdır. Ülkemizde hukuk eğitiminin yetersizliği, staj sürelerinin kısalığı, yargıçların yetişmesine ve uzmanlaşmasına olanak tanınmaması, yeterince bilgi ve deneyim edinmeden uzak yurt köşelerine gönderilmeleri, atamalarda özensizlik, uzmanlaşmaya ve belli konularda deneyim kazanmaya olanak tanınmaması, konuları birbirinden farklı çeşitli ve çok sayıda davalara bakmak zorunda bırakılmaları gibi koşullar gözönüne alındığında, onların sıkça bilirkişiye başvurmalarının nedenleri anlaşılacak ve başka ülkelere özenilerek yapılan düzenlemelerin yanlışlığı kabul edilecektir.

g) Son birkaç yıldır bazı üniversiteler ve eğitim kurumları “Bilirkişilik Eğitimi” adı altında sertifika programları düzenlemektedirler. Bu tür eğitimlere katılan gençlerin büyük çoğunluğu, uzman olma çabasında değil, bir iş olanağı ve kazanç elde etme peşindedirler. Görülen odur ki, bilirkişilik bir iş sahibi olma ve para kazanma aracı gibi görülmektedir. Oysa, bilirkişilik asla bir “kazanç kapısı” değildir.

h) En son şunu söyleyelim ki, “bilirkişilik eğitimlerine” katılıp sertifika alan ve bu sertifikaları göstererek Adalet Komisyonu bilirkişi listelerine kaydolan bir çok genç, gerçek anlamda bilirkişi olamamışlardır. Özellikle insan zararları gibi yaşamsal bir konuda bilirkişi olarak görevlendirilip tazminat hesabı yapanların verdikleri raporlar birbirinden kopyalama, içerikten yoksun, çoğu yanlış ve yanıltıcıdır. Bunu gözlemlerimize ve araştırmalarımıza dayanarak söylüyoruz. Bilinmeli ki “eğitim” ile bilirkişi olunmuyor.

5- Bilinmesi gereken bilirkişi sorunları
Gerek 6100 sayılı HMK'nun tasarı aşamasında görev alanlar ve gerekse Bilirkişilik Kanun Tasarısını hazırlayanlar, gözlem ve araştırma yoluyla yargının sorunlarını belirlemek ve bilirkişi kurumunun işleyici hakkında yeterli bilgi edinmek; bu yolla yargıda iyileştirici düzenlemeler önermek yerine, sıkı sıkıya bağlı kaldıkları kalıplaşmış kurallarını, başka ülkelerin bize uygun olmayan sistemlerini dayatma yolunu seçmişlerdir. Bilirkişilik kurumunun yargıda, bugüne kadarki işleyişini, ne gibi sıkıntılar yaşandığını bilselerdi, belki farklı bir sonuca varırlardı.

Uzun yıllara dayanan deneyimlerimize ve son bir kaç yıldaki gözlemlerimize dayanarak yargıda bilirkişi sorunlarını şöyle sıralayabiliriz:

a) Bilirkişi ücretleri son derece düşük olduğu için, gerçek uzmanlar, akademisyenler bilirkişilik yapmamaktadırlar. En az yedi yıldan beri bilirkişi ücretleri hiç artmamış, hep aynı miktarda kalmıştır.

b) Çağlayan’daki ve Kartal’daki binalar kullanıma açılırken, bilirkişiler için çalışma ve müzakere odaları düşünülmemiştir. Bu yüzden bilirkişi kurulları bir araya gelememekte, ancak internet yoluyla iletişim kurmak zorunda kalmaktadırlar.

c) Yaşını başını almış, mesleğinde ünlenmiş, bilimde ve toplumda saygın bir yeri olan bilirkişilere saygısızca davranılmaktadır. Yeni Adalet Saraylarına girerken, onur kırıcı bir biçimde polis kontrolundan geçirilmekte; üstleri aranmaktadır. Bu yüzden pek çok değerli akademisyenimiz bilirkişiliği bırakmışlardır. Bunlara birer giriş kartı verilmeliydi.

d) İşlemlerde kolaylaştırmalar, rahat ve güvenli bir çalışma ortamı oluşturmak yerine, giriş çıkışları zorlaştırmak, kapıları şifrelemek, ön bürolar kurmak, raporları taratma yükümlülüğü gibi düzenlemelerle bilirkişiler bıktırılmıştır. Yaşını başını almış, değerli bir akademisyen raporunu mahkemeye getirdiğinde, kalem personelinin “Git bunu tarat da gel” demesi ne kadar onur kırıcıdır. Bunları bilen var mı? Pek çok değerli bilirkişiler bu yüzden artık görev kabul etmez olmuşlardır.
Olumsuz davranışlar daha pek çoktur. Biz bir kaçını belirttik. Eğer gerçek uzmanlardan yararlanılmak isteniyorsa, bütün bu olumsuzluklar ortadan kaldırılmalıdır.

IV-HUKUKÇU BİLİRKİŞİ KONUSU

1- Yasada ve Tasarıda hukukçu bilirkişiye başvurulamayacağı hükümleri
Bilirkişilik Kanun Tasarısı’nın 3.madde 4.fıkrasında yinelenen, 6100 sayılı HMK. 266.maddesindeki “Genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz” hükmü ile Tasarısı’nın 11.madde 3.fıkrasındaki “Hakimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün konularda hukuk öğrenimi görmüş kişiler bilirkişi olarak görev yapamazlar. Ancak, hukuk öğrenimi görmüş kişiler, hukuk alanı dışında ayrı bir uzmanlığa sahip olduğunu ve birinci fıkradaki şartları taşıdığını belgelendirdiği takdirde bilirkişi olarak sicile kayıt edilebilirler”açıklaması ne derece doğrudur ?
Tasarı’nın 11.madde 3.fıkraya ilişkin gerekçesinde de “Hukuk öğrenimi görmüş kişilerin, ancak hukuk alanı dışında ayrı bir uzmanlığa sahip olduklarını belgelemeleri durumunda bilirkişi olarak görev yapabilecekleri düzenlenmektedir. Hukuk öğrenimi görmüş kişilerin hukuk alanı dışında başka bir uzmanlığa sahip olmadıkça bilirkişilik listelerine kabul edilmemesi, hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümü mümkün konularda bilirkişi görevlendirilememesi kuralının tabii bir sonucudur. Hukuki meseleleri hakimin kendisi mesleki bilgisi ve tecrübesiyle çözmesi gerektiğinden salt hukuki konularda uzman bilirkişi ihtiyacı zaten bulunmamaktadır.Düzenlemenin amacı, bilirkişilik kurumunu gerçek fonksiyonuyla buluşturmak ve "bilirkişi adaleti" olarak adlandırılan uygulamalara son vermektir” denilmiştir.

Yasa’daki hüküm ve Tasarı’daki düzenlemeler doğru mudur ? Yargı, bir hukuk kurumu olduğuna ve orada yasalar uygulanırken hukuk biliminden yararlanıldığına göre, davaların adaletli bir biçimde sonuçlandırılmasında, yargıcın genel hukuk bilgisi her olayda yeterli olacak mıdır? Hukukun anabilim dallarındaki akademisyenlere,uzman hukukçulara hiç mi gereksinim yoktur ?

Bu konuda, başka ülkelerin koşullarına bakarak kesin kurallar koymak yerine, kendi ülkemizin koşullarını (öğrenim sürelerini, eğitim ve kültür düzeylerini, toplum yapılarını, ekonomik ilişkileri, kişiler arası uyuşmazlıkların türlerini) dikkate alarak ve bugüne kadar yargıda davaların nasıl sürdürüldüğünü, hangi durumlarda, neden bilirkişiye başvurulduğunu araştırarak, çok sayıda olay incelemeleri yaparak; ayrıca teknolojiye koşut sosyal bilimlerdeki ve hukuk bilimindeki gelişimleri, değişimleri belirleyerek bir sonuca varmak ve ona göre düzenlemeler yapmak gerekli değil midir ? Örneğin bilişim hukuku, çevre hukuku, sağlık hukuku, fikri ve sınai haklar hukuku, sigorta hukuku vb. gibi uzmanlık dallarındaki uyuşmazlıkların çözümünde yargıcın “genel hukuk bilgisi” yeterli olacak mıdır ?

2-Yargıcın “hukuki” konularda “uzman hukukçu”ya başvurmasının nedenleri
Yargıcın “hukuki konularda bilirkişiye başvuramayacağı” anlayışı yanlıştır. Çünkü:

a) Yargıçların birer hukukçu olarak her konuyu bilmeleri mümkün değildir. Hukukta da, başka bilim dallarında olduğu gibi, her konunun uzmanı ayrıdır.Hukuk Fakültelerindeki anabilim dallarına koşut uzmanlık alanlarında hukukçu bilirkişiye kesinlikle ihtiyaç vardır. Hele günümüzde toplum olaylarının çokluğu ve çeşitliliği hukukun daha ince ve daha ayrıntılı dallara ayrılmasını, yeni uzmanlık alanları oluşturulmasını zorunlu ve gerekli kılmaktadır.
Bu nedenlerle, “hakimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olmayan”, yani genel hukuk bilgisinin yeterli olmadığı pek çok dava türü vardır.

Örneğin bir sigorta davasında, bilirkişi, sigortacı mı, yoksa sigorta hukukçusu mu olmalıdır. Tenkis davası basit bir hesaplama işi midir ? Bilenler bilir, son derece karmaşık tenkis hesaplarını, bir muhasebeci veya mali müşavir değil, ancak bir hukukçu bilirkişi yapabilmektedir. İnsan zararları (ölüm ve bedensel zararlar) nedeniyle tazminat davaları apayrı ve uzmanlığı gerektiren konuların en başında gelenidir. Çünkü zararın parasal değerlendirmesi basit bir formül ve hesaplama işi olmayıp “hukuksal gerekçelendirmeyi” gerektirmekte; bunu ise ancak Sorumluluk Hukuku alanında uzmanlaşmış bilirkişiler yapabilmektedir.

b) Hukuk bilimi ile hukukun uygulanması farklı şeylerdir. Uygulayıcı (yargıç, savcı, avukat) bilim adamı değillerdir. Hukuk bilimindeki gelişmeleri, değişmeleri izlemezler; onlar yasaları uygulamak durumundadırlar. Teknolojideki, ekonomideki ve yaşam biçimlerindeki değişimlere koşut olarak dava ve uyuşmazlık konuları hızla değişmekte; yasaların buna uydurulmasında ve davaların incelenmesinde “genel hukuk bilgisi” yetersiz kalmaktadır.

c) Yargıçlar ve avukatlar, yasaların uygulayıcıları olarak “genel hukuk bilgileri” ile kendi kişisel birikimleri ve deneyimleri dışında, çok ve çeşitli yaşam ve toplum ilişkilerini her yönüyle ve en ince ayrıntılarıyla bilmek durumunda değillerdir.

ç) Bilinen veya bilindiği sanılan bir çok toplumsal ve hukuksal ilişkiler, zaman içinde hızla değişime uğramakta, bilim ve teknolojinin hızlı gelişimi o güne kadar hiç karşılaşılmamış sorunları hukukun önüne koymakta, yeni çözümler üretilmesi gerekmektedir.

d) Hukukta en önemli konuların başında “nedensellik bağı” gelmekte, bunun yeterince önemsenmemesi yüzünden pek çok yanlış kararlar verilmektedir. Nedensellik bağını, hukukçu olmayan bilirkişilerin bilmeleri mümkün değildir. Bu nedenle teknik konularda görevlendirilen bilirkişi kurullarında mutlaka bir “hukukçu bilirkişiye” de yer verilmelidir.

3- Hukukçu bilirkişilere tepkinin (haksız) nedenleri
Yargıçların, uzun yıllardan beri her konuda ve sıkça bilirkişiye başvurmalarına, genel hukuk bilgisiyle doğrudan kendilerinin çözümleyebilecekleri konularda dahi hukukçu bilirkişi atamalarına duyular tepkinin bir sonucu olarak, yasada “çözümü hukuk dışında” açıklaması konulmasının haklı nedenlerinden söz edilebilir ise de, amacın fazlasıyla aşıldığı, hukukçuların bilirkişilik yapmasının âdeta yasaklandığı, bununla uygulamada sakıncalı durumlar yaratıldığı, özellikle hukukta uzmanlığın dışlandığı düşüncesindeyiz.

Yanılgı, uygulamada neler yaşandığının bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle aşağıda bazı açıklamalar yapma gereğini duyuyoruz.
Önce şu soruyu yanıtlamalıyız: Bugüne kadar yargıçlar neden sıkça bilirkişiye başvurmuşlardır? Neden bilirkişi kurullarında hukukçu bilirkişilere yer vermişlerdir ?
Bunun nedenlerini, ilerde örneklerle açıklamak üzere, şöyle sıralayabiliriz:

a) Yargıçlar, konuları birbirinden son derece farklı, çok ve çeşitli davalara bakmak zorunda bırakılmışlar; her konuyu bilmelerinin olanaksızlığı nedeniyle hukukçu bilirkişi atamak zorunda kalmışlardır.

b) Dosya sayısının çokluğu yüzünden her birini uzun uzun incelemeye zaman kalmadığı için, güvendikleri uzman hukukçuların yardımlarına gereksinim duymuşlardır.
c) Hukukçu olmayan bilirkişilerin yetersizlikleri karşısında, onların arasına davanın konusunu kavratacak ve amaca uygun rapor yazmalarını sağlayacak bir hukukçu bilirkişi koymak gerekmiştir. Özellikle, maddi olgularla davanın konusu arasında bağ kuramayan, neden-sonuç ilişkisini bilmeyen bilirkişilerin eksiğinin hukukçu bilirkişiyle giderilmesi amaçlanmıştır.
d) Bugüne kadar yargıçların hangi koşullarda yetiştiği, ne kadar deneyim ve bilgi edinebildikleri üzerinde durulmamış; uzmanlaşmaları için ortam yaratılmamış; bilgilerini geliştirmeleri (kitap, dergi, iletişim) ve öğretideki görüşler ile Yargıtay kararlarına ulaşmaları için kolaylıklar ve olanaklar sağlanmamıştır.

Sonuç olarak, hukukçu bilirkişi atama yasağı koyarak, çözümü “hukuk dışında” arayanların uygulamada neler olup bittiğinden haberleri olmadığı; neden hukukçu bilirkişiye gereksinim duyulduğu, hukuk bilgisi olmayan “teknik” bilirkişilerin yargıyı nasıl yanlışa sürükledikleri konularında bilgileri olmadığı anlaşılmaktadır. Aşağıda bunları anlatacağız.

4- Çözümü hukuk dışında aramanın yanlışlığı
6100 sayılı HMK’nun 266.maddesine göre, “özel ve teknik” bilgiyi gerektiren durumlarda bilirkişi atanacaktır. Özel ve teknik bilgisi olan bilirkişiler kimlerdir? Yasa metnine göre hukuk mesleği dışında herkes “özel ve teknik” bilgi sahibi olabilir. Ama hukukçular olamaz. Çünkü yargıç, hukukun tüm dallarını, tüm uzmanlık alanlarını bilmek zorundadır;hukuksal değerlendirmeyi kendisi yapacak, başka hukukçulara başvurmayacak, görüş almayacaktır. Yalnızca (hukukçu olmayan) özel ve teknik bilgi sahibi bilirkişilerin (hukuk dışı) görüş ve değerlendirmelerinden yararlanabilecektir.

Maddenin başına konulan “çözümü hukuk dışında” koşuluyla, bundan böyle Hukuk Fakültelerinin anabilim dalları öğretim üyeleri, konusunda uzmanlaşmış “özel ve teknik” bilgisi dahi olsa tüm hukukçular bilirkişi atanamayacaklardır. Örneğin, bir ticari davada mali müşavir, muhasebeci gibi kişiler bilirkişi olacak, ama Hukuk Fakülteleri Ticaret Hukuku öğretim üyeleri bilirkişi olamayacaktır. Bir sigorta davasında sigortacılar bilirkişi atanacak ama, Sigorta Hukuku uzmanı veya öğretim üyesi bilirkişi seçilemeyecektir. Bir inşaat sözleşmesi anlaşmazlığının çözümünde mimar, mühendis, mali müşavir gibi kişiler bilirkişi atanacak, ama (taşınmaz üzerinde yapılan tespitlere göre sözleşmenin geçerliğini, tarafların hak ve borçlarını değerlendirecek olan) Borçlar Hukuku öğretim üyesi veya inşaat hukuku konusunda uzman hukukçular bilirkişi olarak atanamayacaklardır.

Bu son derece yanlış, sakıncalı, üstelik mantık dışıdır. Çeşitli bilim dallarında öğrenim görmüş kişiler “özel ve teknik” bilgiye sahiptirler de yalnızca hukukçular mı bu nitelikten yoksundurlar? Hukukçulardan bilirkişi seçilmesin demek, “hukukta uzmanlığı” yok saymak, hukuk bilimini yadsımaktır. Üniversitelerin çeşitli dallarından akademisyenler bilirkişi atanırken, hukuk fakülteleri öğretim üyeleri neden bunun dışında kalacaklar ?

Örneğin, ticaret mahkemelerinde şirketlerle veya kıymetli evrakla ilgili davalarda, ekonomi dalında öğrenim görmüş mali müşavir, muhasebeci gibi kişilerle Ticaret ve Ekonomi Fakültelerinin, Siyasal Bilgiler Fakültelerinin öğretim üyelerinden bilirkişi seçilsin, ama Hukuk Fakültelerinin Ticaret Hukuku anabilim dalı öğretim üyeleri bilirkişi olamasın demek ne kadar doğru olur ?
Sigortayla ilgili davalarda (hukuk bilgisi olmayan) sigortacılar mı bilirkişi olacak, yoksa Sigorta Hukuku uzmanları mı ?

5- Hukukçu bilirkişilerin önemi ve özelliği
Öyle davalar vardır ki, yargıçlık mesleğinin gerektirdiği “genel ve hukuki bilgi” yetersiz kalmakta; olağan hukuk bilgisi dışında, özel bilgisi olan uzman hukukçulara gereksinim bulunmaktadır.

Ticari ilişkiler, işletmeler, şirketler, kıymetli evrak, bankacılık, sigortacılık, taşımacılık gibi konularla ilgili davalarda, (aralarında uzman hukukçu bulunmayan) mali müşavir, muhasebeci, bankacı, sigortacı gibi kişilerden oluşan bilirkişi kurullarının,özellikle Ticaret Mahkemelerine verdikleri raporlarda, davanın kabulü veya reddi yönünde görüş belirttikleri, böylece yargıca söz bırakmadıkları unutulmuş değildir. Uygulamada neler olup bittiğini bilenler, bu tür bilirkişi kurulları yüzünden nice davaların haksız biçimde sonuçlandığını çok iyi anımsarlar. Kısaca, (aralarında uzman hukukçu bulunmayan) bu tür bilirkişi kurullarından yıllarca çok çekilmiştir.

Bir çok davada önemli olan “neden-sonuç” ilişkisidir. Hukukçu olmayan bilirkişiler bu ilişkiyi kavrayamadıkları için tespit ve değerlendirmelerinde yanlışa düşmekte; çoğu kez mahkemeleri yanıltmaktadırlar. Bunun örnekleri pek çoktur. Aralarında uzman hukukçu bulunmayan mühendis, mimar, mali müşavir, bankacı, sigortacı, trafikçi, hekim gibi kişilerin yaptıkları tespit ve değerlendirmeler ile dava konusu arasında “hukuksal bağı” kuramamaları, başka bir anlatımla, neden-sonuç ilişkisini (nedensellik bağını) bilmemeleri yüzünden, düzenledikleri raporların ne derece yetersiz kaldığını, bu raporlarla davaların nasıl saptırıldığını yıllardan beri gözlemlemekteyiz.

Bu konuda bazı tipik örnekler vermek istiyoruz:
Bir trafik kazasında trafik kurallarına uymazlık yalnızca ilgili yasadaki ceza uygulamasını gerektirir ise de, eğer kaza ölüm ve yaralanma ve maddi hasarla sonuçlanmışsa, kusur oranları belirlenirken, yalnızca kurallara uymazlık bir değerlendirme ölçüsü değildir. Burada önemli olan zararlı sonucu doğuran (neden-sonuç ilişkisi) nedensellik bağıdır. Örneğin alkollü olmak veya sürücü belgesi bulunmamak ceza uygulamasını gerektirir ise de, kazanın nedeni alkol ve ehliyetsizlik değilse, burada ölüm, yaralanma ve maddi hasarı doğuran davranışın veya etkenin ne olduğunun araştırılması gerekecek; buna göre zarar ile kazanın oluş biçimi arasında nedensellik bağı kurulmak gerekecektir. Yıllardan beri gözlemlediğimiz üzere, trafik uzmanı ve makine mühendisi gibi kişiler, kusur oranlarını belirlerken yalnızca yasa ve yönetmelikteki kurallara uyulup uyulmadığı yönünden değerlendirme yapmakta, ama eylem ile zararlı sonuç arasında “nedensellik bağını” kuramamakta; bu yüzden hep ve her zaman kusur oranlarını belirlemede yanlışa düşmektedirler. Oysa, kusur oranlarını belirleyecek bilirkişi kurulunda, konunun uzmanı bir hukukçu da yer almış olsa, onun katkısıyla “nedensellik bağı” kurulabilecek, doğru bir sonuca ulaşılacaktır. Bu yapılmadığı için uzun yıllardan beri trafik kazası geçiren yüzlerce, binlerce kişi haksızlığa uğratılmıştır.
Benzer durumlar iş kazalarında da söz konusudur. Orada da, bilirkişi olarak görevlendirilen (aralarında hukukçu bulunmayan) sosyal güvenlik uzmanı inşaat ve makine mühendisi gibi kişiler, raporlarında hukuksal değerlendirme yapamadıkları, “nedensellik bağını” doğru biçimde kuramadıkları için, kusur değerlendirmelerinde haksız durumlar ortaya çıkmaktadır.
Kara, hava ve deniz taşımacılığı ile ilgili davalarda, yargıcın genel hukuk bilgisi hiçbir zaman yeterli olamaz; özel ve teknik bilgisi olan bilirkişilere gereksinim vardır. O zaman ne yapacağız? Bilirkişi kurulları makine mühendisleri, gemi mühendisleri, uzakyol gemi kaptanları, armatörler, uçak mühendisleri ya da karayoluyla yolcu taşımacısı, taşıma komisyoncusu gibi kişilerden mi oluşacak? Deniz Ticaret Fakültelerinden bilirkişi istesek, onların bildireceği isimler mutlaka Deniz Ticaret Hukuku öğretim üyeleri olacak. Nitekim, bu alanda bilirkişilik yapanların tamamına yakını, uzakyol kaptanı iken hukuk eğitimi görüp akademisyen olmuş kişilerdir. Hem Ticaret Hukukunda taşıma ve sigorta ayrı ve özel bir konudur; yargıcın genel hukuk bilgisi bu gibi konularda yetersiz kalır.Uzman hukukçulara gereksinim vardır.
Eser sözleşmelerinden, özellikle kat karşılığı inşaat sözleşmelerinden kaynaklanan anlaşmazlıklarda, bilirkişi kurulları yalnızca mimar, mühendis ve mali müşavirlerden oluşturulursa, bu kişiler geçmişe-geleceğe yönelik (olumlu-olumsuz) zarar kavramlarını, Yargıtay’ın bu konulardaki kökleşmiş kararlarını bilemeyeceklerinden, yapacakları alacak ve borç hesapları, verecekleri raporlar davanın çözümüne yardımcı olamayacak, yargıcı yanlışa sürükleyecektir. Bu tür konular için bilirkişi kurullarında Borçlar Hukuku Anabilim Dalından seçilecek öğretim üyeleri kesinlikle yer almalıdır. Çünkü bunlar “özel ve teknik” bilgisi olan hukukçulardır. Yargıcın bu konuda yeterli bilgiye sahip olması ve Yargıtay kararlarını bilmesi gerekir, derseniz, o zaman uzmanlık mahkemeleri kurulmasını sağlamalı; yargıçları birbirinden son derece farklı davalara bakmaktan kurtarmalısınız.

İnsan zararları apayrı, özel uzmanlığı gerektiren bir konu olup, bu konuda yargıcın genel ve olağan hukuk bilgisiyle sonuca ulaşılması olanaksızdır. Bu konuda seçilecek bilirkişilerin mutlaka Tazminat ve Sorumluluk Hukuk Uzmanı olmaları gerekmektedir.Gerek 6098 sayılı yeni Türk Borçlar Yasası’nda (m.55) ve gerekse 6100 sayılı Hukuk Yargılama Yasası’nda (m.3 ve 107) insan zararlarına özel bir önem verilmiş; özel maddeler konulmuştur. İnsan yaşamının söz konusu olduğu durumlarda, rasgele kişilere tazminat hesap raporları düzenletilmesinin zararları bugüne kadar görülmüş; özellikle sigorta şirketlerinin direnimi yüzünden pek çok kişi haksızlığa uğratılmıştır.
Yargıç, hukukçu bilirkişi atamasın denirken, bunlar düşünülmeli; daha ötesi uygulamada neler olup bittiği araştırılmalı, görülmeli; bilgi sahibi olmadan görüş belirtmeye kalkışılmamalıdır.
İş Hukuku alanında da uzman hukukçulara gereksinim vardır. Bugüne kadar iş davalarının sağlıklı çözüme ulaştırılmasında en büyük katkıyı hukukçu bilirkişiler sağlamış; verdikleri raporlarda mahkemelerin işini kolaylaştırmışlardır. Özellikle işçi alacakları ile ilgili davalarda kimi mahkemeler maliyeci, muhasebeci, sosyal güvenlik uzmanı, emekli sigorta müfettişi gibi kişileri bilirkişi atamayı denemişler ise de, bunların başarısız oldukları görülüp,yeniden hukukçu bilirkişiler atamayı yeğlemişlerdir.

6- Hukukta uzmanlık çok gelişmiş olup, yargı bunlardan yararlanmalıdır
Günümüzde her alanda uzmanlık hız kazanırken, hukuk bu gelişimin dışında kalmış değildir. Hukuk alanında da aynı gelişim ve değişim vardır. Artık, hukukun anabilim dalları da aşılmış, konular kılcal damarlara yürümüştür. Öğretim çevreleri dışında, çalıştıkları kurumların veya işlerini yürüttükleri kişilerin çok özel hukuksal sorunlarını üstlenmiş olan kimi hukukçular, uzmanlık dallarının gelişmesine önemli katkılar sağlamışlardır. Bugün artık sağlık hukuku, spor hukuku, çevre hukuku, hava deniz, kara taşıma hukuku, inşaat hukuku, AB.Hukuku, uluslararası ticaret hukuku gibi dallar oluşmuştur. Bu dallarda uzmanlaşmış hukukçuların özel bilgileri, bir yargıcın bilmesi gereken genel hukuk bilgilerinin çok üzerindedir. Yargının bu uzmanlardan yararlanması gerekir.

7- İnsan zararları özel bilgi ve uzmanlığı gerektiren bir “hukuksal değerlendirme” işi olup, bilirkişiliği ancak uzman hukukçular yapabilir.
Ölüm ve yaralanma nedeniyle açılan davalarda, destekten yoksun kalma tazminatı ve beden gücü kaybı zararları, yalnızca bir hesaplama işi olmayıp,.ondan önce ve asıl önemli olan yasa, öğreti ve yargısal inançlar ve Sorumluluk Hukukundaki gelişmeler doğrultusunda, toplumsal değişimler, ekonomik göstergeler, nüfus hareketleri, kişiler arası ilişkiler çok yakından ve günü gününe izlenerek, insanın değeri kavramını, yaşam hakkını öne çıkaran “hukuksal değerlendirmeler” yapılmasıdır. Bütün bunları ancak, Tazminat ve Sorumluluk Hukuku alanında uzmanlaşmış, olağan ve genel hukuk bilgisinin üzerinde özel bilgi sahibi hukukçular yapabilir. Hesap formülleri önemli değildir. Onlar birer kalıptır. Önceden hazırlanmış tablolar hesaplamada kolaylık sağlar. Bu nedenle, tazminat hesapları için hukuk dışı bilirkişilere gereksinim yoktur.

V- UZMANLIK MAHKEMELERİ KURULMALIDIR
Yargıçların daha az bilirkişiye başvurmalarının ve çoğu davalarda (kendi) hukuk bilgileriyle çözüme ulaşmalarının tek yolu “uzmanlık mahkemeleri” kurulması ve yargıçların uzmanlaşmalarına olanak tanınmasıdır.

Örneğin, Ticaret Mahkemeleri: a)Ticari işler, b)Şirketler, c)Kıymetli evrak, d) Taşıma işleri, e) Sigorta olmak üzere beş bölüme ayrılmalıdır

Gerek 6098 sayılı yeni Türk Borçlar Yasası’nda (m.55) ve gerekse 6100 sayılı Hukuk Yargılama Yasası’nda (m.3 ve 107) insan zararlarına özel bir önem verilmiş olmasına ve özel maddeler konulmasına göre, uzmanlaşmayı gerektiren “İnsan Zararları Mahkemesi” kurulmalıdır. İnsan yaşamının kutsallığı ve yaşama hakkının en yüce hak olması gözetildiğinde, böyle bir özel mahkeme, bugüne kadar kurulanlardan çok daha önemlidir.

Bunlardan başka, apayrı konular olan taşınmaz ve miras davaları ile inşaat hukukunun özellikleri dikkate alınarak, ayrı aynı uzmanlık mahkemeleri kurulmalı; zamanla uzmanlık mahkemelerinin sayısı ve türleri artırılmalıdır.

Uzmanlık mahkemeleri kurulduğunda, yargıcın işinin çok kolaylaşacağı, davaların hem hızlı hem sağlıklı biçimde sonuçlanacağı, mahkemelerin iş yükünün azalacağı inancını taşıyoruz. Uzmanlaşan yargıç da, elbette bilirkişiye pek seyrek olarak ve zorunlu durumlarda başvuracaktır.
Şunu da ekleyelim ki, uzmanlık mahkemeleri kurulduğunda, Bölge Mahkemelerine gerek kalmayacak; uzmanlık mahkemeleri küçük yerleşim yerlerindeki mahkemelerin ilk itiraz yeri olacaktır. Hem Bölge Mahkemelerinin hiç gereği olmadığı, davaları uzatmaktan ve kurulu düzeni bozmaktan başka bir işe yaramayacağı kanısındayız.

 

 
Arabul
Özel Arama
Kimler Sitede
Şu anda 1061 konuk ve 3 üye çevrimiçi
  • senemmansur
  • günal
  • ekorcun